Aksi davranış ise, hem dünya hem de ahiret mesuliyetini kaçınılmaz kılacaktır. Dünyada hep zillet çekecekler; zira İslâm’dan kopuk yaşamaları onları içtimaî, iktisadî, ticarî ve askerî hayata ait bütün saha ve ünitelerde küfrün sultası altında kalmaya mahkûm edecektir. İlim ve teknik planda da mağlup düşeceklerdir. Ahirette ise, bunun hesabını verecek ve orada can yakıcı bir azapla karşılaşacaklardır.
Belki 1300 sene değil ama en az 1000 sene Müslümanlar, mânevî helezonlarla hep yükselişten yükselişe sıçradı ve baş döndürücü zirvelerde dolaştılar. Bilhassa Râşid Halifeler devrinde bu yükseliş, âdeta semavî bir keyfiyet kazanmıştı. Zaten Allah Resûlü de, bu gül devriyle alâkalı şöyle buyuruyorlardı:
İslâm ordusu bir beldeye gelir ve oranın ahalisi, “Sizin içinizde peygamberi gören var mı?” diye sorar. Eğer “Evet, var.” denilirse kapılar ardına kadar açılır.
Sonra bu soru “Allah Resûlü’nü görenleri gören var mı?” şeklinde de sorulabilir. Yine “Evet, var.” denirse kapılar ardına kadar açılır.
Daha sonra ise “Sahabeyi görenleri, yani tâbiîni görenleri gören var mı?” diye sorulur. Cevap “Evet, var.” olursa, yine kapılar açılır ve fetihler sürer gider.
Zaten başka bir hadiste Efendimiz bu üç devreyi en hayırlı devreler olarak vasıflandırmakta ve şöyle buyurmaktadır:
“En hayırlı nesil, benim içinde bulunduğum nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenleri takip edenlerdir.”1
İslâmî geçmişimize bakınca bütün tarihî vak’aların, Efendimiz’in bu ifadelerini doğruladığını görürüz.