İçeriğe geç

Hz. Ali, Allah Resûlü hicret esnasında Mekke’den ayrılırken O’nun yatağına yatmıştı. Bu, kılıç darbeleri altında paramparça olmayı baştan kabulleniş demekti. Müşrikler elleri havada kaldılar. Zira yataktaki Efendimiz değil, Hz. Ali idi. Ellerinin havada kalması ise hayrettendi. Bu işe akıl erdirememiş ve donup kalmışlardı. 17 yaşındaki bir genç, nasıl olur da hayatını hiçe sayarak böyle bir fedakârlık yapardı? Ebû Cehil dahil bütün Mekke müşrikleri küçük dillerini yutmuşlardı.

Ve yine Ebû Cehil, Abdullah İbn Cahş’ın damının üzerine çıkıyor, içeride koyunların melemesini, kedilerin miyavlamasını duyuyor ve dehşetten dehşete düşüyordu. Çünkü evde insan adına hiç kimse kalmamıştı. Dostun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisi Medine’ye gidince, herkes de arkadan koşup gitmişti. Ebû Cehil, Hz. Abbas’a hitaben: “Hayret! Bu senin yeğenin, aramıza öyle bir iftirak attı ki, bunu ne izah etmek ne de anlamak mümkündür!..” diyordu.

Yurt, yuva, mal menal, evlâd u ıyâl her şey terk ediliyordu. Bunu müşrikler nasıl anlayabilirdi ki?

Evet, Hz. Ebû Bekir Mekke’den Medine’ye hicret ederken, yanında hiç kimseyi götürmüyordu. Hanımını, babasını ve canı kadar sevdiği evlâtlarını Mekke’de bırakıyor, öyle gidiyordu.

Hz. Osman, Allah Resûlü’nün kerîmesi Hz. Rukiye Validemiz’i dahi yanında götürememişti. O Rukiye ki, onun hanımıydı ve İki Cihan Serveri’nin gözünün nuruydu. Bizden kime: “Rukiye için bir can lâzım.” denseydi zannediyorum herkes bin canıyla onun imdadına koşardı. Fakat gel gör ki, bu Rukiye Mekke’de kalıyor ve Hz. Osman Medine’ye hicret ediyordu.

Bu dönem, Efendimiz’e sadakatle bağlanmaların dönemiydi. Gerçekten, onlar öyle sadakatle bağlandılar ki, Hudeybiye’de Süheyl b. Amr, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile bir anlaşma akdedip Mekke’ye döndüğünde aynen şöyle dedi:

126