İçeriğe geç

Ekseriyet itibarıyla O’na soru sormaya cesaret edemezlerdi. Dışarıdan bir yabancının gelip soru sormasını ve verilen cevabı doya doya dinleme fırsatını bulmayı çok arzu ederler ve böyle bir fırsatı dört gözle beklerlerdi. Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle rahat bir iki kelime konuşan sahabi çok azdı. Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlar üzerindeki baskısından ileri gelmiyordu. Belki O’nun mübarek şahsiyetine ait mehâbet, ciddiyet ve vakardan kaynaklanıyordu…

Hudeybiye musalahasında, murahhas, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı ashabın tavrını görünce, başı dönmüş, şaşırmış ve Mekke’ye dönüp şöyle demişti:

“Ben Kisra saraylarında bulundum. Bizans saraylarında misafir oldum ve nice hükümdarlar gördüm. Bunların içinde, zalim ve müstebitler de vardı. Fakat yüreğinden gele gele hiç kimsenin, ümmetinin Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) saygılı olduğu kadar saygılı olduğunu görmedim. Abdest alırken, ağzının suyunu alıyor, tükürürken o suyun tek damlası dahi yere düşmüyor ve bu mübarek damlacıkları kim alıyorsa, kim kapıyorsa yüzüne gözüne sürüyor. -Ah, keşke bulsaydık ve biz de sürseydik. Bilmem ki o pâye bizlere nasip olur mu?- Yüzünden sular aşağıya doğru akarken tek katresini yere damlatmıyorlardı.”13

Dünyayı dirayet ve kiyasetleriyle idare eden bu insanlar arasında öylelerini görüyoruz ki, O’na saygıyla dopdolu ve âdeta kapısında kapıkulu.

Amr b. Âs, dünyanın belli başlı ve en çaplı siyasilerinden biriydi. Vefat edeceği an, telaş içinde bir şey çıkardı ve “Bunu dilimin altına koyun.” dedi. Sordular bu nedir? Cevap verdi: “Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait mûy-i mübarektir.” (Efendimiz’in mübarek kıllarıdır.) O’nunla hesabı rahat vereceğine inanıyordu.

13