Biz her an ölüp dirilmekteyiz. Zira bizler, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerinin akislerinden ibaretiz. Bu tecellîler o kadar seri bir şekilde ve peşi peşine gelmektedir ki, biz, kendimizi inkıtasız ve devamlı kabul ederiz. Bu aynen sinema şeridindeki karelerin çok hızlı dönüşüyle, oradaki nesnelerin hareketli görünmesi gibidir. Aslında biz, her an -ki “an” kelimesiyle zamanın en küçük parçası neyse onu kastediyoruz- var olup yine yok olmaktayız. Bu tecellîler O feyz-i akdesten geliyor ve biz de daimî bir var ve yok olmayla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda sanki biz, saatin akrep veya yelkovanı üzerindeymişiz gibi oluruz. Yani ilk hareketin bizi her an öbür tarafa atması ihtimaliyle karşı karşıya bulunuruz.. ve zaten sonunda da bu durum kaçınılmaz bir netice olacaktır. Öyleyse, ölümü, istikbalde vâki olacak bir hâdise gibi değil, her an yaşanmakta olan bir vak’a gibi değerlendirmeliyiz.
Bu değerlendirme bizi, daima ahirete hazır hâle getirecek ve namazımızı da, ahiret hazırlığı içinde olan bir insan edasıyla kılmaya vesile teşkil edecektir.
Üçüncüsü: Namazı huzur dolu insanların yanında kılmak da bir yoldur. Zira, başını secdeye koyduğu zaman, soluklarında Muhammedîlik esip duran birinin yanında kılınan namaz da insanın o havaya bürünmesine bir vesiledir. Ondandır ki, cemaat olma tavsiye ve emredilmiştir. Çünkü ferdin iç mukavemeti her zaman huzur temin etmeye yetmeyebilir. Bu durumda, cemaat içindeki fertlerin mânevî desteği onun imdadına yetişir ve ona da huzur kazandırır.