Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.
Evet, “Nâsıralı genç” deniyor, Eski Ahit’te de öyle deniyor. Nâsıralı genç, dolaşıyor her yerde. Hatta Hazreti Yahya da onu dinliyor. Onlar aynı zamanda halazâde (teyze oğlu), birbiriyle akraba. Onun konuşmalarını dinleyince sağda-solda… O da güzel konuşuyor; bir Peygamber, Peygamber gibi konuşuyor; fakat diyor ki, “Galiba bundan sonra söz onun.” “Söz Senin, devran Senin! Sen konuş!” diyor, Hazreti Mesih’e. Böyle diyor ama bu büyük insan, yürüyeceği yere -neresi ise, oraya- yürürken, arkada on bir insan bırakıyor.
Onlar (Hazreti İsa’nın havarîleri) da çok doğru izler bırakıyorlar. Yâsîn Sûresi ile alakalı Hammâm Tefsiri’nde de anlatıldığına göre; Allahu a’lem, Antakya’ya gelen elçiler de onun elçileri. Orada, o Habîb-i Neccâr, ona ilk inananlardan bir tanesi oluyor. Tâ Roma İmparatorluğu’nun içine giriyorlar, Romalıların içine. Onlar, onlardan rahatsız oluyorlar; Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı din olarak kabul edeceği âna kadar işkence görüyorlar. Hatta vebanın, tâûnun, değişik hastalıkların sâri olduğu yerlerde, onları ölüme mahkûm ediyorlar. Fakat onlar, bıkmadan, usanmadan hakiki Hıristiyanlığı orada telkin ediyorlar. Şimdi böyle on bir tane insan bırakıyor; fakat sonra arkadan bir yönüyle sâhil-i selâmete çıkan, binlerce insan, onun bıraktığı o izlerde yürüyor, Hazreti Yahya’nın bıraktığı izlerde yürüyor, Hazreti Zekeriya’nın bıraktığı izlerde yürüyor.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde -bazı Siyer kitaplarında- “Yüz bin insan vardı.” deniyor. Fakat en büyük “Tabakât” el-İsâbe kitabında, İbn Hacer, on bin insandan bahsediyor. Üsdu’l-Gâbe’de altı-yedi bin insandan bahsediliyor. Zannediyorum bu “elli bin, yüz bin” diyen insanlar, böyle yeni girmiş insanları da sayıyorlar. Daha dün girmiş, Efendimiz ruhunun ufkuna yürümüş… Kadın, erkek, çoluk, çocuk, hasta, alil, melûl… Bunların hepsini dâhil ediyorlar.
İnsanlığın İftihar Tablosu… Yüzü suyu hürmetine var olduğumuz İnsan… Peygamberlerin sultanı… Ki, Türkçemizde biz, Arapçasını kullanıyoruz “Sultân-ı Enbiyâ” diyoruz, “Peygamberlerin Sultanı” diyoruz. Üstad Necip Fazıl, O’nun adına yazdığı kitabın adını şöyle koydu: “O ki, o yüzden varız!” O ki, o yüzden varız. O, hadis diye rivayet edilen güzel bir sözün manası, (ha-dis di-ye ri-vâ-yet e-di-len gü-zel bir sö-zün mâ-nâ-sı): لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, gökleri, yeri yaratmazdım!” Yüzü suyu hürmetine… Manası, doğru bunun; çünkü onların manasını, o Kitâb-ı Kebîr’in manasını, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsini bize anlatmasaydı şayet, gelip bize anlatmasaydı, belki her şey abes, boşu boşuna olacaktı. Her şeyin anlamlandırılması, mana kazanması, O’nun sayesinde oldu. O, bütün varlığa dil ve tercüman oldu. Konuşan, Kur’ân idi; fakat semadan alıp onu konuşturan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Ama onun tercümanı, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi, Hazreti Rasûl-i Zîşân idi.
Fakat ne oldu? Kendinden, Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra, çok fazla değil hemen on dört, on beş sene sonra, iki tane süper güç, İslam’ın vesayeti altına girdi: Pers İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Ordular bozuldu, kaçtılar; tâ Konstantin’e kadar kaçtılar. Konstantin soruyor: “Niye kaçıyorsunuz?” “Bizim ölümden kaçtığımız gibi, onlar ölüme doğru koşuyorlar; nasıl kaçmayacaksınız ki?!.” Evet, öyle diyor. Zannediyorum Şiblî’de görmüştüm bunu, zannediyorum; yanlış da aklımda kalmış olabilir, Mevlânâ Şiblî, Hindistan’da.
Şimdi İnsanlığın İftihar Tablosu bile arkada bu kadar insan bırakmış ise şayet, bence, o mesele küçümsenecek bir mesele değil. Bırakılan izler, çok önemlidir; bugün olmazsa yarın, Allah’ın izni-inayetiyle…
Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..
Bir şey arz edeyim: Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, daha sonraki durumları itibarıyla o parlaklığa şahit olmamışlardır. Efendimiz, onu görmüştür; “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” demiş, onu görmüştür; fakat dünya hayatındayken esasen onu görmemiştir. Çünkü yakın körlüğü yaşar insanlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, büyük bir insan. Ne kadar zaman sonra tanınmış biliyor musunuz, dünya çapında? Üç asır sonra… İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış; böyle büyük bir âlim, hâlâ da kıymet-i harbiyesine göre tanındığı söylenemez. Çağın Sözcüsü de öyle: Ta Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitapları ile filan, yüz sene… Hâlâ Anadolu insanı tarafından tanındığı söylenemez. Hususiyle, evleviyetle tanıması gerekli olan, din adına eğitim görmüş insanlar ve hususiyle de teologlar -diğer bir ad (ilahiyatçı) ile anmıyorum ben onları, “teologlar”- tanımıyorlar. Zannediyorum, onların içinde takdir eden on insan yoktur. Siyasî mülahazalarına âlet etme maksadıyla birileri bazı kitaplarını neşretmek suretiyle kendilerine bir pâye kazandırmaya matuf bir tavırda, bir davranışta bulunmuşlardır. Ben söylerken, zannediyorum, resim/tablo, sinema şeridi gibi sizin gözünüzün önünde de canlanıyordur. Bunlar, münafık oyunları… Evet… Fakat tanınmamıştır, katiyen. Yakın körlüğü… Her devirde öyle olmuştur. Fakat hiçbir zaman bu körlük, devam etmemiştir.
Hadis ricali kritiği yapılırken, bir söz vardır: “Emsal arasında tenâfüs olur.” Aynı çağı, aynı devri, aynı dönemi paylaşan insanlar arasında, hafif hazımsızlık olabilir. Bu, ancak o büyükler arasında olmamış: Ebu Hanife, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Mâlik, Ebu Hanife’yi kıskanmamış; Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Şâfiî, Ebu Hanife’yi kıskanmamış. Belki tanımadıkları dönemde, “Bir tanısak!” falan demişler ama birbirlerini tanıyınca, birbirlerinin takdirkârı olmuşlar. Fakat çok insan, emsallerini kaydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar; inandıkları halde, ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.
Nitekim günümüzde de değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde hal böyle. Mesela doğruluğu temsil eden bir cemaate kötülük yapanlara karşı, “Meseleyi kökten kazımayınca siz rahat edemezsiniz; bunlar her zaman başınızı ağrıtır!” diyorlar. Birinin söylediği sözü naklediyorum burada. Evet, öyle biri ki, birisi bana iki defa fetva sormuştu da ben de biri vasıtasıyla “Ona sorsanız, daha iyi olur!” demiştim. Evet, o da onun karşılığını veriyor; diyor ki: “Şimdiye kadar yaptığınız bu meşkûr iş, şâyân-ı takdir iş, tarihte emsali, eşi bulunmayan bir iştir! Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın. -Ekinler biçildikten sonra geride bırakılana “hozan” denir.- Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin. Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest edin, değişik yerlerden onları yakalayın, postalayın; bir yönüyle, bütününün kökünü kazıyın!” Arapça kelime, dilimizde de kullanılır, buna “tenkîl” denir; tenkîl, kökten kazıma. Veya “ibâde” denir; bir daha olmayacakları şekilde, bütün bütün yok etme. اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةً لِتَنْكِيلِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”
Nâdân insanlar… “Nâdânla sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan söyler, ne gelirse diline.” Onlar, kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Siz, Allah’a doğrudan doğruya inanmış, yürekten inanmış insanlar olarak, size yakışır şekilde davranacaksınız. Ama bilmiyorum tabii, öbür tarafta yükün ağırlığından dolayı meseleyi atf-ı cürüme getirir, “Yâ Rabbi, bunlar bize yaptılar!” der miyiz; o mevzuda teminat veremeyeceğim, kendi adıma bile teminat veremeyeceğim. Fakat şimdiki karakterimin gereği; ne yaparlarsa yapsınlar, bence Hâbil gibi hareket etmeli: Sen, bana, yumruğun ile gelsen, mızrağın ile gelsen, silahın ile gelsen, ben, sana dilimin ucuyla bile bir şey yapmayacağım!.. Evet, Hâbil, “Sen, esas, yaptığın şey itibarıyla, yaptığın şeyler ile Cehennem’e gideceksin!” diyor. Allah, Kâbil’in âkıbetinden muhafaza buyursun!..
Evet, belki bize yapılan tavsiye de bu. İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor. Goethe, “Faust-Mefisto” demişti; şeytan ve insan oyunu. O manada, “Oyun, hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek” diyor. Oyun, devam ediyor şu anda da. Bence orada aldanan ol da aldatan olma!.. İyilik yapan ol da kötülük yapan olma!.. Kötülük yapanlara karşı, iyiliğe ihtiyaç duydukları zaman, iyilik yapma mülahazası ile otur-kalk, onun rüyalarını gör; bir yönüyle, kendini ona göre hazırla!.. Bir yönüyle kendinde ön yargı oluştur; şartlandır kendini, iyilik yapmaya şartlandır. Kötülük mülahazalarını unut, kim olursa olsun!..
Ve şimdiye kadar sizin arkadaşlarınız öyle davrandılar. İçlerinde müfteriler çıkmış olabilir; o kadarmış onlar. Aldanmışlar onlar; İbn Selûl’ün yoluna girmişler. Bazıları İbn Selûl’ün arkasında saf bağlamış olabilirler ama zannediyorum bunlar binde birdir. Binde birdir; binde dokuz yüz doksan dokuz, belki virgül dokuz, Allah’ın izni-inayetiyle hakta, hakikatte sabit-kadem olmuş; Allah’ın izni-inayetiyle, doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.
Burada antrparantez şunu da arz edeyim: Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.





