Kara Bulutlar ve Dua Seferberliğine Çağrı

Herkul | . | BAMTELI

İndir:       mp3     mp4       HD

Sevgili dostlar,

Her sohbetten önce iki üç mevzu üzerinde çalışıyor, sorularımızı kartlara yazıyor ve muhterem Hocaefendi’nin önündeki ekrana yansıtmak için hazırlık yapıyoruz. Kıymetli Hocamız önce çay faslında bazı hakikatleri dile getiriyor; akabinde suallerimizi tevcih edebileceğimize dair işarette bulunuyor. Sohbetlerden önce hangi konuları gündeme getireceğimizi ve sorularımızın neler olduğunu Zât-ı âlilerine hiçbir zaman söylemiyoruz; zira kendileri önceden suallerden haberdar olmayı bir nevi pazarlık sayıyor ve berekete mani addediyor. Ne var ki pek çok defa sorular elimizde kalıyor; çünkü sanki sözleşmişiz gibi daha biz onları okumadan muhterem Hocamız cevaplarını veriyor.

Dünkü sohbette de böyle oldu. Biz aşağıda okuyacağınız soruyu hazırlamıştık; fakat, aziz Hocamız çay faslında aynı konuyu detaylıca anlattı. “Artık sorunuzu sorabilirsiniz!” işareti yaptığında zaten cevabımızı almıştık ama yine de karta yazdıklarımızı okuduk. Muhterem Hocaefendi de nezaketen tetimme babından bazı hususları daha şerhetti. Biz de kaydın orijinaline dokunmadan yayınlamaya karar verdik.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde ülkemizin ve milletimizin maruz kaldığı belaları, peşi peşine gelen musibetleri ve acı haberleri Cenâb-ı Hakk’a yönelme istikametinde değerlendirmek gerektiğini anlattı.

Herkesin kendi açısından önemli gördüğü talepleri olabileceğini, bazılarının hayırlı bir çocuk, bazılarının yüksek bir makam, bazılarının da dünyevi bir kazanç için dua edebileceklerini; fakat himmeti yüce insanların dünyadaki umumi hercümercden nasibini alan ülkemizin selamet ve ikbali adına yalvarıp yakarmaları gerektiğini ifade etti: “Bir buçuk milyara yakın bir durumumuz var. Ama ilk müslümanların sayısı yüz bindi, dünyaya kendilerini dinletiyorlardı. Onların onda biri kadar dünyaya kendimizi dinlettiğimiz söylenemez. Ve müslümanlık var olduğu günden bu yana dünyada bizim dönemimizde yaşadığı kadar da derbeder olmamıştır. İşte himmeti âli olan insanlar, her zaman Allah’a müteveccih olan insanlar, İslamiyet’i seven insanlar, onun bir şey ifade etmesini arzu eden insanlar, milletlerinin ayaklar altında ezilmekten kurtulup başlara taç olmaları, insanlık için sertac-ı iptihac olmaları için ellerini kaldırıp o fırsat, o teveccüh aralıklarını böyle değerlendirmeliler.” dedi.

Evvela kalblerin te’lifi, vifak ve ittifak için dua etmek gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, bu konuda mü’minlerin iradenin hakkını vererek, birlik ve beraberlik aramaları, kavli-fiili-hali Cenâb-ı Hakk’a o istikamette teveccühte bulunmaları icap ettiğini anlattı. Kendisinin de namazda bile vifak ve ittifak mülahazalarıyla Allah’a niyaz ettiğini belirtti: “Namazın içinde bile kıtmiriniz -imamı dinlemek, ister cehri olsun, ister hafi olsun- aklımdan bu mülahazaları geçiririm ben. Eşref saate rastlar diye, Allah’ın kabul buyuracağı bir dakikaya rastlar diye, başımı yere koyduğum zaman, “Ne olur Allah’ım şöyle olsun ümmet-i Muhammed; başta ülkemizin insanı böyle olsun; birbirini yemesin, kusurları birbirine mal etmek suretiyle atf-ı cürümde bulunmasın, kendilerini aklamaya-paklamaya gitmesin.. aklamanın-paklamanın kapısı Senin kapındır, Senin dergahına teveccüh etsin ve dua etsinler.”

Darda kalmışın duasına Allah’ın icabet edeceğini söyleyen muhterem Hocaefendi, “Siz hiç denemediniz mi bunu? Kıtlık olduğu zaman urbalarınızı tersine çevirdiniz, ellerinizi de böyle tuttunuz. Burada biz bunu yaşadık, iki defa yaşadık; altı ay bir sene, belki iki sene kuraklık oldu, bir damla yağmur düşmedi. 3-5 tane ağzı dualı çıktı şurada dua ettiler.. bir gün.. ertesi gün müydü, sağanak sağanak yağmur yağmaya başladı. O gün bugün burası yağmur mahalli oldu. Kıtmirin haline gelince, “Ben, dedim, onların içinde karışmayayım, benim yüzümden yağmur kesilir”, pencereden baktım, “Beni de böyle kabul et” dedim; onlar dua ederken, uzaktan dualarına iştirak etmeye çalıştım. O gün bugün de yağıyor.” dedi.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tekvini emirlerdeki hafif bir ahenksizlik, ay ve güneş tutulması, fırtına kopması gibi hadiseler karşısında heyecanlanıp hemen duaya durduğunu nakleden Fethullah Gülen Hocaefendi sözlerine şöyle devam etti: “Şimdi sağımızda-solumuzda bir sürü olumsuz, negatif hadise cereyan ediyor; bir taraftan bir şekavet şebekesi senelerden beri insan öldürmeye doymamış caniler gibi.. yamyamlıktan daha kötüdür bu. Senelerden beri millete kan kusturuluyor. Bir yerde düşünün ki, yüz tane insanın ölmesini, nasıl insan olursa olsun, bu yüz tane insanın on tane aileyle münasebeti varsa, bin tane aileye ateş düşüyor demektir. Bunu hafife alamazsınız ki.. bu her gün cereyan etse bile kanıksanmamalı; büyük bir hadise olarak algılanmalı. ‘Allah’ım bu belayı def u ref eyle’ demeli.”

Böyle bir dönemde yıkıcı tenkitlere girmemek, atf-ı cürümlerde bulunmamak ve insanların kuvve-i maneviyelerini bütün bütün kırmamak gerektiğini önemle ifade eden Hocaefendi, “Falan iyi bir politika burada yürütemedi, zayıf diplomasi yüzünden geldi, ağalar, askerler burada yapmaları gerekli olan şeyleri yapamadılar… Hukuk sisteminde olduğu gibi, böyle kendisine bir şey atfedildiğinde, atf-ı cürümle o işten sıyrılma gayreti içine girmenin hiçbir faydası yok. İş olup bittikten sonra, “şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı” demenin hiçbir faydası yok. Aklınız varsa, basiretiniz varsa, think-tank kuruluşlarınız olur sizin. Daha önceden idare edenlere akıl verirsiniz, alternatif sistemler sunarsınız; olmadan evvel, o meselenin önünü almaya çalışırsınız.” dedi.

Sohbetinde adeta bir dua seferberliğine davet eden Hocaefendi şöyle seslendi: “Sesim ulaşsaydı, ünüm yetseydi, derdim Türkiye’de bütün camilere hitap edecek insanlara: Ne olur Allah aşkına, yağmur duasına çıkıyor gibi çıkın, urbalarınızı tersine çevirin; ellerinizin iç yüzünü, ayalarını aşağıya doğru çevirin, tevcih edin, Cenâb-ı Hakk’ın bu belaları üzerimizden def u ref etmesi için O’na teveccühte bulunun, ağlayın, sızlayın. Duası makbul birinin duası o mevzuda müessir olabilir, eşref saate rastlayabilir. Günde beş vakit bile camilerde böyle dua etseniz, bağırıp çağırarak değil, içinizi Allah’a dökerek, meseleyi biraz gözyaşlarınızla seslendirerek, kalbinizin sesini dilinizle dışa dökerek Cenâb-ı Hakk’a dua, tazarru ve niyazda bulunun.”

Tarih boyunca musibet anlarında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden peygamberlerden ve salih kullardan misaller veren muhterem Fethullah Gülen, herkesin kendi sorumluluk alanı ile alakalı bir muhasebe yapması icap ettiğini belirtti: “Kıtlık, Medine halkını muvakkaten demir pençesine aldı. Seyyidina Hazreti Ömer milletin başında.. “Ben milletin başında olduğuma göre bu daire bana ait, olumsuz bir şey benim yüzümden olabilir!..” Başını yere koydu; Eslem diyor ki, “Harabede yalvarıyordu: ‘Allah’ım benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme’ diyordu.” Bu anlayış ve bu şuurla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme. Ben bir camide imam isem şayet -onu da yüzüme gözüme bulaştırmış tam yapamamışımdır; uzun zaman yaptığım halde yapamamışımdır- eğer o camiyle alâkalı, o cemaatle alâkalı olumsuz bir şey varsa, ben onu kendimden bilmeli, halk uykudayken kalkmalıyım; “Ey dide nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde / Bak heyet-i âlemde bu hikmetleri seyret / Bul sâniini, ol O’na mihman gecelerde.” demeli, başımı yere koymalı, içimi dökmeli, “Benim yüzümden bu cemaate zarar verme!..” demeliyim. Vilayetteki, vilayeti idare eden insan da, o da kendi dairesi açısından öyle demeli; kasabadaki kendi dairesi açısından öyle demeli; köydeki kendi dairesi açısından öyle demeli; milletin başındakiler de kendi açıları açısından öyle demeli.”

Kitle ruh haletinin dua ve tazarruya teşvik etme istikametinde kullanılabileceğine de değinen Hocaefendi bu konuda en büyük vazifenin Diyanet İşleri Başkanlığı mensuplarına düştüğüne işaret ederek istirhamda bulunur gibi şöyle konuştu: “Biraz evvelki mülahazalarımda arzettiğim gibi, belki onlar da düşünüyorlardır yani, bir diyanet teşkilatımız var, milletimizin kaderiyle alâkadardır bu insanlar, giderler hacda Arafat’ta dua ederler, Müzdelife’de dua ederler, hacılara ‘amin’ dedirtirler, bu meseleyi de mutlaka düşünmüşlerdir, keşke camilere, köye-kasabaya en ücra yerlere kadar, ovaya-obaya, meseleyi duyuracak şekilde hep ta’mimde bulunsalar, Allah aşkına İslam dünyası için ve hususiyle de o İslam dünyasına belli bir dönemde başlık yapmış, dümendarlık yapmış milletimiz için ne olur dua edin, iki büklümüz asa gibi, Allah belimizi doğrultma fırsatı versin bize, bütün dünya çapında, zannediyorum yani akıllarına gelir yaparlar bunu. Ramazan-ı şerifi arkada bıraktık, her gecesi belki Kadir gecesiydi, bu istikamette çok iyi değerlendirilebilirdi, fakat insanımızın öyle bir tembihe ihtiyacı vardır. Bakın insanımızda yanlış şeylere karşı bile kitle psikolojisiyle nasıl hareketlenmeler oluyor. Çıkıyor bir tane Patrona Halil, ‘Haydi yürüyün’ diyor, ‘Müteferrika’nın matbaasına karşı’, millet yürüyor, yakıyorlar, yıkıyorlar, ediyorlar. Şimdi bu, pozitif, böyle müsbet bir şey için de olabilir. Demek bu kitle psikolojisi.. bunu psikososyologlar çok iyi bilirler. İnsanların o damarları değerlendirilerek bir mevzuda böyle harekete geçirilebilir.”

 ***

Kara Bulutlar ve Dua Seferberliğine Çağrı

(Sohbetin aynıyla yazıya dökümüdür.)

Her hadiseyi O’na yönlenme istikametinde bir yönlendirici unsur olarak görmek lazım. Yağmur yağarken -demin içimden geçti, şu anda o aklıma geldi- dualar makbul olurmuş. Çünkü her yağmur damlasıyla yere bir melek iniyor. Demek ki her damlada bir ilahi teveccüh var. Ot, ağaç, çiçek, yaprak onu bekliyor, haşerat onu bekliyor. Çok yerde insanlar da onu bekliyor.. ve o bir teveccüh olarak yeryüzüne iniyor. Öyle bir teveccüh ânını, eşref saati yakalamış gibi, insanlar, kendileri için en önemli şey ne ise, onun için duayla değerlendirmeliler.. eşref saattir deyip o ân-ı seyâleyi veya o ânları, iç içe o dakikaları, o saatleri Cenâb-ı Hakk’a teveccühle. O’nun teveccühüne karşı teveccühle mukabelede bulunma.. madem Sen yeryüzünde canlı-cansız her şeyin imdadına, ihtiyaçları ne ise, yağmur mu, rüzgar mı, güneş mi, oksijen mi, hidrojen mi, karbondioksit mi… her ne ile teveccüh buyuruyorsan, bize düşen şey de Sana teveccüh etmektir. Teveccühe teveccühle mukabelede bulunmak lazım. Böylece bir salih daire, doğurgan döngü oluşur. O teveccüh eder, siz teveccüh edince O da kendine göre teveccüh eder. Damlanın teveccühüne derya teveccühü olur. Zerrenin teveccühüne güneş teveccühü olur. Hiç ender hiç olanın teveccühüne kâinatlar kadar teveccüh olur. Siz mini bir şey ortaya koyacak, bir şeyi peyleyeceksiniz. O da kendi azametine göre teveccühte bulunacak.

Evet, yağmur yağarken dua makbul.. Keşke arkadaşlarımız bunu hissederek ellerini kaldırıp, kendileri için en önemli şey nedir bugün yeryüzünde? Benim bir erkek çocuğumun olması, bir yuvamın olması.. önemli şeyler… veya bir yerde önemli bir konuma gelmem benim.. bunlar insan için önemli şeyler. Bunlara önem veriyorlarsa, onlar için dua ederler. Ama bir de bazı himmetlere göre, kendi için yaşamayanlara göre, dünyada bir hercümerç yaşanmaktadır ve ülkemiz de bu müşterek hercümerçten gerektiğinden fazla nasibini almaktadır. Öyle önemli bir hadise için, himmeti âli olan insanlar, zannediyorum yağmurun yağmasını da değerlendirirler, rüzgârın esmesini de değerlendirirler. Belki onların akıllarına, ev, yuva, çoluk-çocuk, makam-mansıp, rahatlık filan gelmez. Böyle fırsat kapı aralıkları aralanınca, -kendileri için en önemli, en hayati şey nedir- insanlığın yeniden insanlığa yönelmesi, hatalarından dönmesi, Allah’a teveccüh etmesi, kalblerin te’lifi için Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, tazarruda ve niyazda bulunması, yeryüzünde yaşanan hercümercin bertaraf edilmesi.. onuru kırılmış, izzeti payimal olmuş İslam dünyasının yeniden o onurunu, o izzetini ihraz etmesi.. kimse size bakmıyor, kimse size değer atfetmiyor bugün. Bir buçuk milyara yakın bir durumunuz var. Ama ilk Müslümanların sayısı yüz bindi, dünyaya kendilerini dinletiyorlardı. Onların onda biri kadar dünyaya kendimizi dinlettiğimiz söylenemez. Ve müslümanlık var olduğu günden bu yana dünyada, bizim dönemimizde yaşadığı kadar da derbeder olmamıştır. İşte himmeti âli olan insanlar, her zaman Allah’a müteveccih olan insanlar, İslamiyet’i seven insanlar, onun bir şey ifade etmesini arzu eden insanlar ve milletlerinin ayaklar altında ezilmekten kurtulup başlara taç olmaları, insanlık için sertac-ı iptihac olmaları için ellerini kaldırıp o fırsat, o teveccüh aralıklarını böyle değerlendirmeliler.

Yağmur yağdığı için aklıma geldi bu. Şimdi zannediyorum günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu. Felaketleri felaketler kovalıyor, ama bütün dünyada… En çok bundan olumsuz şekilde, negatif, nasibini alan da İslam dünyası… Çünkü başı yok. Ortak bir meşveret organizasyonu yok, danışma mercii yok; herkes kendi başına, kendine göre bir şeyler yapıyor.

Evvela kalblerin te’lifi için, vifak ve ittifak için… Zira vifak ve ittifak Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak kılması için en geçerli duadır. Siz kalbleri te’lif edip bir araya gelirseniz, Allah (celle celaluhu), sizi yüz üstü bırakmaz. Burada meselenin bir de tersini arzedeyim hadis-i şerife binaen; Kur’an-ı Kerim’deki bir ayet münasebetiyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir beyanına binaen: Bu ümmetin başına musallat olan, her zaman musallat olacak olan şey, ihtilaf ve iftiraktır. Dua etmiş Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem). “Benim ümmetimi Nuh kavmi gibi, Hud kavmi gibi, Salih kavmi gibi, Ad kavmi gibi, Lut kavmi gibi helak etme! Ve aynı zamanda kafirleri ebediyyen onlara musallat etme!.. Onlara ebedi ezici bir vesayet yaşatma!..” Buyuruyor ki: “Allah benim, bu iki isteğime cevap verdi.” En’am sure-i celilesinde bir ayet münasebetiyle bunu ifade ediyorlar tefsirciler ve hadisçiler. “Ama ben ayrı bir istekte daha bulundum: ‘Allah’ım ümmetim arasına benim ihtilaf ve iftirak girmesin’ dedim, çok yalvardım, gözyaşı döktüm; Allah bu duama cevab-ı savab vermedi.” Neden? Çünkü Allah o duaya cevab-ı savabı insanlara irade vermek, insanlık vermek suretiyle çok önceden cevaplandırmış. İnsan cemadât değildir, bir sürü değildir ki bir araya getirdiğin zaman hemen yedilsinler, hemen güdülsünler. İrade vermiş, o iradenin bir bedeli vardır. İradenin hakkını vererek, birlik ve beraberlik arayacak, vifak ve ittifak yolları arayacak. Kavlî-fiilî-hâlî Cenâb-ı Hakk’a o istikamette teveccühte bulunacak; Allah da onu, vifaka ve ittifaka ulaştıracak.

Ben kimsenin bu mevzudaki hissiyatını hafife alarak söylemiyorum bunu. Şuradaki arkadaşlarımız İslam dünyasından bir örnektir, numune alınmış bir örnek… İçinizde kaç insan, haftanın kaç gecesinde kalktı, başını yere koydu,

اَللَّهُمَّ اجْمَعْ شَمْلَنَا اُمَّةَ مُحَمَّدٍ، اَللَّهُمَّ اَلِّفْ بَيْنَنَا، اَللَّهُمَّ اَيِدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ، اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا اِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى

 (Allahım biz ümmet-i Muhammed’i bir araya getir, bükülmüş belimizi doğrult ve bize güç ver; gönüllerimize birlik ve beraberlik ruhu koy; bizi katından bir ruh ile te’yid eyle! Allahım! Seveceğin ve razı olacağın işleri yapmaya bizleri muvaffak eyle!) dedi.

“Allah’ım bu dağınıklığı gider, Allah’ım birlik ve beraberliğimizi te’sis buyur. Allah’ım bu Senin en önemli teveccühündür bize!” Bunu dert edinerek içinizde söylemiş beş-on tane insan varsa, buradaki yüz insanın içinde, ben şöyle bir tahminde bulunurum: Demek ki yüz milyonda bir milyon böyle diyen insan var, demek bir milyarda yüz milyon böyle diyen insan var. Eğer burada bu mesele için bu kadar yanıp yakılan insan yoksa, dünyada İslam’ın kaderiyle alakalı kalbi samimiyetle çarpan o kadar insan yok demektir. Evet, başta “kabalığıma verin” dedim ben bunu, bana ait bir nezaketsizlik sayın bunu; fakat kendimizi sorgulama adına zannediyorum bunları mülahazaya alma mecburiyetindeyiz, çok önemli.

Namazın içinde bile kıtmiriniz -imamı dinlemek, ister cehri olsun, ister hafi olsun- aklımdan bu mülahazaları geçiririm ben. Eşref saate rastlar diye, Allah’ın kabul buyuracağı bir dakikaya rastlar diye, başımı yere koyduğum zaman, ‘Ne olur Allah’ım şöyle olsun ümmet-i Muhammed; başta ülkemizin insanı böyle olsun; birbirini yemesin, kusurları birbirine mal etmek suretiyle atf-ı cürümde bulunmasın, kendilerini aklamaya-paklamaya gitmesin.. aklamanın-paklamanın kapısı Senin kapındır, Senin dergahına teveccüh etsin ve dua etsinler.

أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأَرْضِ

“Muztarın duasına O’ndan başka icabet eden kimdir?” (Neml, 27/62) Kur’an-ı Kerim diyor ve bunu tek başına tevhidin delili sayanlar var. Muztar dua ettiği zaman duaya icabet ediliyor. Siz hiç denemediniz mi bunu? Kıtlık olduğu zaman urbalarınızı tersine çevirdiniz, ellerinizi de böyle tuttunuz. Burada biz bunu yaşadık, iki defa yaşadık; altı ay bir sene, belki iki sene kuraklık oldu, bir damla yağmur düşmedi. 3-5 tane ağzı dualı çıktı şurada dua ettiler.. bir gün.. ertesi gün müydü, sağanak sağanak yağmur yağmaya başladı. O gün bugün burası yağmur mahalli oldu. Kıtmirin haline gelince, “Ben, dedim, onların içinde karışmayayım, benim yüzümden yağmur kesilir”, pencereden baktım, “beni de böyle kabul et” dedim; onlar dua ederken, uzaktan dualarına iştirak etmeye çalıştım. O gün bugün de yağıyor. Tekvini emirlerde hafif bir ahenksizlik, endâzesizlik, zahiri, aklın zahiri nazarında meydana geldiği zaman, mesela ay tutulduğunda -tabii ahvalden, müneccim hesabına göre önceden belirlenebiliyor bunlar- güneş tutulduğu zaman, yağmur yağmadığı zaman, şiddetli bir fırtına olduğu zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bakışları bulanıyor, başı dönüyor, rengi benzi atıyordu. “Allah’ım geçmiş kavimlere gönderdiğin belayı mı göndereceksin?” diyordu. O, bir emniyet insanıydı , emniyet -o tabiri kullanmak doğru olur mu- cihan çapında emniyet sübabıydı. O olduğu sürece o ümmete azap edilmezdi.

وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir” diyordu. Fakat bunlar onun o endişesini, o korkusunu izaleye yetmiyordu. Hava kararınca rengi atıyordu. Değişik bulutlar üst üste gelince rengi atıyordu. Dolu yağdığında rengi atıyordu, İnsanlığın İftihar Tablosu, vesile-i iftihar tavırlarda, davranışlarda bulunuyordu. O böyle yaptıkça herhalde -göklerde de alkış varsa- melekler ona alkış tutuyordu. “Bravo sana” diyorlardı; “Sen İnsanlığın İftihar Tablosusun, nur-u halidsin, ebedi bir ziyasın” diyorlardı belki. Ne kadar endişe duyuyor, ne kadar o meselelerin sizin aleyhinizde olabileceği mülahazasına kapılıyorsanız, o ölçüde size karşı bir yönüyle alâka duyulur. O ölçüde mazhar-ı teveccüh olursunuz. Allah’ın teveccühüne mazhar olunca da bütün problemler zâil olur.

Şimdi sağımızda-solumuzda bir sürü olumsuz, negatif hadise cereyan ediyor; bir taraftan bir şekavet şebekesi , senelerden beri insan öldürmeye doymamış caniler gibi.. yamyamlıktan daha kötüdür bu. Senelerden beri millete kan kusturuluyor. Bir yerde düşünün, yüz tane insanın ölmesini, nasıl insan olursa olsun, bu yüz tane insanın on tane aileyle münasebeti varsa, bin tane aileye ateş düşüyor demektir. Bunu hafife alamazsınız ki.. bu her gün cereyan etse bile kanıksanmamalı; büyük bir hadise olarak algılanmalı. “Allah’ım bu belayı def’ u ref’ eyle” demeli. “Falan iyi bir politika burada yürütemedi, zayıf diplomasi yüzünden geldi, ağalar, askerler burada yapmaları gerekli olan şeyleri yapamadılar…” Hukuk sisteminde olduğu gibi, böyle kendisine bir şey atfedildiğinde, atf-ı cürümle o işten sıyrılma gayreti içine girmenin hiçbir faydası yok. İş olup bittikten sonra, “şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı” demenin hiçbir faydası yok. Aklınız varsa, basiretiniz varsa, think-tank kuruluşlarınız olur sizin. Daha önceden idare edenlere akıl verirsiniz, alternatif sistemler sunarsınız; olmadan evvel, o meselenin önünü almaya çalışırsınız.

Bakın tabiat-ı beşeriye itibarıyla, konjonktür itibarıyla, dünyadaki bugün insanlığın ahlakı itibarıyla, doyma bilmeyen hırslar itibarıyla, kıskançlıklar itibarıyla… bunca farklı mülahazalarla olumsuz hareket eden insanlar. Şimdi biz bunları neyle savabiliriz acaba? Mesela küfründen dolayı üzerimize gelen, öyle bir badireyi neyle savabiliriz? Mesela kıskançlığından dolayı?.. Siz diyelim ki belinizi doğrultuyorsunuz ekonomik olarak; aynı zamanda kendi değerlerinize yönelme olarak, mabetlerinizin dolup taşması, şeklî-sûrî dahi olsa.. hakikate şekilden suretten geçer; Kur’an okumaya ebcedden geçer, elif-be’den geçer iş. Böyle dahi olsa, bu gelişmeler birileri tarafından hazmedilemediğinden dolayı, hesab edeceksiniz. Bunlar da bir yönüyle bize hücum edecekler. Kıskançlıklar yaşanacak burada, çıkarlar çarpışacak, başkalarının çıkarları sizin burada ileriye gitmenize ters olacak, çıkarları hesabına onlar da size taarruz edecekler. İşte bu mevzuda şakaklarınızı zonklatırcasına stratejiler üreteceksiniz, medya vasıtasıyla bunu dünyaya duyuracaksınız, bu budur diyeceksiniz, işin başındakilerine bu mevzuda diyeceğiniz şeyleri diyeceksiniz. Yoksa iş işten geçtikten sonra kalkıp falanı suçlamanın, filanı suçlamanın, musibeti ikileştirmeden başka hiçbir şeye yaramadığı müsellemdir, sadece musibet ikileştirilmiş olur. Bir de kendi içinizdeki insanların gönlünü kırmış olur, onları suçlamış olursunuz; vifakı ve ittifakı bir kere daha zedelemiş olursunuz; meseleler bu mevzuda garaza hamledilebilir. Bu açıdan yapılması gerekli olan şeyler, ister stratejiler, yani tink-tank kuruluşlarını harekete geçirmek suretiyle yapılacak şeyleri yapma, isterse arz ettiğim gibi, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh aralıkları diyebileceğimiz, vakitleri, geceleri değerlendirerek, şafak vakitlerini değerlendirerek, Cenâb-ı Hakk’a duada, tazarruda, niyazda bulunalım.

Sesim ulaşsaydı, ünüm yetseydi, derdim Türkiye’de bütün camilere hitap edecek insanlara: Ne olur Allah aşkına, yağmur duasına çıkıyor gibi çıkın, urbalarınızı tersine çevirin; ellerinizin iç yüzünü, ayalarını aşağıya doğru çevirin, tevcih edin, Cenâb-ı Hakk’ın bu belaları üzerimizden def u ref etmesi için O’na teveccühte bulunun, ağlayın, sızlayın. Duası makbul birinin duası o mevzuda müessir olabilir, eşref saate rastlayabilir. Günde beş vakit bile camilerde böyle dua etseniz, bağırıp çağırarak değil, içinizi Allah’a dökerek, meseleyi biraz gözyaşlarınızla seslendirerek, kalbinizin sesini dilinizle dışa dökerek, Cenâb-ı Hakk’a dua, tazarru ve niyazda bulunun. أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ Muztar iseniz, muztarın duasına icabet edecek birisi vardır. O’ndan başka kim var ki muztarın duasına icabet etsin. Hazreti Yusuf kuyuya atılırken kalbi O’nun için çarpıyordu; birkaç saat geçmeden hemen kova salındı ve kuyudan çıkarıldı. Yunus bin Metta balığın karnında

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

“Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) dedi. Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur etti. Esbab bütün bütün sukut etti, Hazreti Müsebbibü’l-esbab bütün mevcudiyetiyle onun benliğinde Kendisini hissettirdi. “Ben kendime zulmettim, zalimlerden oldum, Seni tesbih u takdis ederim Allah’ım, zulmümün cezası bu olan şeyler…” dedi. Ve Allah icabet buyurdu, necat verdi, şecere-yi yaktin altında hayatı yeniden yudumlamaya onu muvaffak kıldı. Sonra Kur’an’ın ifadesiyle yüz bin insan arkasından koştu, yeniden ona iktida etti; yüz bin, hatta daha fazla diyor Kur’an-ı Kerim, Ninova’da.

Ve daha niceleri… Öyle bir bela, öyle bir musibet söz konusu olunca.. kıtlık, Medine halkını muvakkaten demir pençesine aldı. Seyyidina Hazreti Ömer milletin başında.. “Ben milletin başında olduğuma göre bu daire bana ait, olumsuz bir şey benim yüzümden olabilir!..” Başını yere koydu; Eslem diyor ki, “Harabede yalvarıyordu: ‘Allah’ım benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme’ diyordu.” Bu anlayış ve bu şuurla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme. Ben bir camide imam isem şayet -onu da yüzüme gözüme bulaştırmış tam yapamamışımdır; uzun zaman yaptığım halde yapamamışımdır- eğer o camiyle alâkalı, o cemaatle alâkalı olumsuz bir şey varsa, ben onu kendimden bilmeli, halk uykudayken kalkmalıyım; “Ey dide nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde / Bak heyet-i âlemde bu hikmetleri seyret / Bul sâniini, ol O’na mihman gecelerde.” demeli, başımı yere koymalı, içimi dökmeli, “Benim yüzümden bu cemaate zarar verme!..” demeliyim. Vilayetteki, vilayeti idare eden insan da, o da kendi dairesi açısından öyle demeli; kasabadaki kendi dairesi açısından öyle demeli; köydeki kendi dairesi açısından öyle demeli; milletin başındakiler de kendi açıları açısından öyle demeli. Ne zahiri esbab açısından ne batınî esbab açısından kusur edilmemeli, fenalıklara meydan verilmemeli. Daha önceden tahşidatlar yapılmalı, bariyerler oluşturulmalı, olumsuz şeyler üzerimize gelmemesi için o mevzuda elimizden gelen her şeyi ortaya koymalı.

Evet dua dua yalvaralım; tel’ine, bedduaya “amin” demeyelim. Dua dua yalvaralım; birliğimiz, beraberliğimiz, kalblerin vifak ve ittifakı için.. inanan insanların, şöyle-böyle bir araya gelme mülahazalarını rüyalarına kadar taşıması; rüyalarında bazen ürpererek, bazen sevinerek, o şeyler, o mülahazalarla uyanması, başını o mülahazayla yere koyması, o mülahazayla Allah karşısında rükuya gitmesi, o mülahazayla Allah karşısında el-pençe divan durması için.. Bize düşen şey de bugün budur. Atf-ı cürümlerde bulunma yerine, suçlamalarda bulunma yerine, bence, dua, tazarru ve niyazla milletimizin içinde Cenab-ı Hakk bizi bizimle başbaşa bırakmaması için.. Bırakmamıştır da O; şu mevcudiyetimiz bile bir mevcudiyettir. Yine bir atasözü: “Hiç kimse yoktur kimsesiz, herkesin var kimsesi, kısmen kimsesiz kaldık, ey kimsesizler kimsesi” Kimsesiz bırakmamış, hep elden tutmuş, düştüğümüz yerde kaldırmış, yürüyün demiş, bize şehrahlar göstermiştir. Bir kere daha niye olmasın ki, Allah’ın izni inayetiyle. Ama biz kavli, fiili, hali o işe müteveccih olmalıyız vesselam…

ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 (Efendim, cevabımızı aldık ama yine de yazdığımız soruyu okumak istiyorum.)

Soru: Son dönemde dünyanın pek çok bölgesiyle beraber ülkemizin üzerinde de adeta kara bulutlar dolaşıyor; büyük kazalara, orman yangınlarına şahit olmadığımız, şehit haberi almadığımız, bir tarafta sele diğer tarafta kuraklığa maruz kalmadığımız bir gün yok gibi. Bu bela ve musibetler karşısında fiilî duanın yanı sıra kavlî bir duaya da ihtiyaç olduğu söylenebilir mi? Bu şartlar altında yapılması gereken dua nasıl olmalıdır?

Bu sizin kerametiniz olmuş, ben ne bileyim, ben konuşmadım sizinle…

Hakikaten dört bir yanda kan seylapları.. o Tarih-i Kadim yazarı Celal Nuri vardır, meşrutiyet yıllarının kalemşörlerinden, yedi-sekiz önemli insanın da kitaplarında takrizi vardır. Ona “Kan seylapları var, kan gövdeyi götürüyor” derler, “Ne zaman durdu ki!” der. Bir-iki asır var ki, kan seylapları ne zaman durdu ki? İniltiler ne zaman kesildi ki? Vahşice insan öldürmeler ne zaman durdu ki? Bu bir-iki asırdır, milletimizin, belki insanlığın çektiği şey…

Belli dönemlerde güçlü iradeler vardı, güçlü insanlar vardı. Haçlılar vardı, zalimce üzerimize gelmişlerdi ama karşılarında bazen Alparslanları, makamları cennet olsun, Kılıçarslanları, Melikşahları, Nureddin-i Zengileri, Nizameddinleri, Selahaddinleri buluyorlardı. Kırılıyordu savletleri ve geriye dönüyorlardı utanarak. Richard gibi kimseler diyorlardı ki: “Zalimane düşüncelerle gittik ama insanlığı Selahaddin’den öğrendik.” Bir zulüm bir vahşet vardı fakat onu kıran bir savlet de vardı, Selahaddin de vardı. Mehmet Akif onunla Fatih’i bir mısrada, bir sırada zikreder, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” Yıkılış döneminin acı acı yaşandığı, künde künde üstüne devrildiğimiz dönemde, hasret ve hicranlarını bu sözlerle ifade eder. “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” Öyle olunca insanlar bütün bütün ümitlerini yitirmiyorlar. Evet, bir yerde bir yıkılma var ama Allah’ı izni ve inayetiyle gerilmiş, metafizik gerilimi tam insanlar da var. Elle, ayakla, gözle, kulakla yapılacak şeyi yapıyorlar, fakat elle, ayakla, gözle, kulakla yapılmayacak şeyler karşısında da esbab bilkülliye düştü diye ellerini kaldırıp dua dua Allah’a yalvarıyorlar. Cenab-ı Hakk’a yalvarıyorlar, “Kıtlık Allah’ım, rahmet gönder” diyorlar, “bizi rahmetsiz bırakma” diyorlar. “Birbirimize düştük Allah’ım, kalblerimizi birbirine sevdir” diyorlar. “Allah’ım halimizi ve idare edenlerin hallerini ıslah eyle, bizlere ve onlara yanlış şey yaptırma Allah’ım, bahtına düştük” diyorlar.

Olumlu dualar yapıyorlar, zira İnsanlığın İftihar Tabosu buyuruyor ki (sallallahu aleyhi ve sellem), “Duanın kabul bakımından en seri olanı müsbet olanıdır, lehte olanıdır.” Aksine menfi dualar, tel’inler, beddualar, karşı taraf ona istihkakı yoksa, sed bir yere çarpıp sana geri dönen taş gibi geriye döner senin başına çarpar. Onun için iyilikle dua etmek, iyilik adına dua etmek lazım. Hayır adına dua etmek lazım, dua dua yalvarmak lazım. Allah (celle celaluhu) dünya çapındaki bu hercümerci sona erdirsin.

Biraz evvelki mülahazalarımda arz ettiğim gibi, belki onlar da düşünüyorlardır yani, bir diyanet teşkilatımız var, milletimizin kaderiyle alakadardır bu insanlar; giderler hacda Arafat’ta dua ederler, Müzdelife’de dua ederler, hacılara amin dedirtirler; bu meseleyi de mutlaka düşünmüşlerdir. Keşke camilere, köye-kasabaya en ücra yerlere kadar, ovaya-obaya, meseleyi duyuracak şekilde hep ta’mimde bulunsalar: Allah aşkına İslam dünyasının, ve hususiyle de o İslam dünyasının belli bir dönemde başlık yapmış, dümendarlığını yapmış milletimiz için ne olur dua edin; iki büklümüz asa gibi, Allah belimizi doğrultma fırsatı versin bize, bütün dünya çapında!.. Zannediyorum yani akıllarına gelir yaparlar bunu. Ramazan-ı şerifi arkada bıraktık, her gecesi belki Kadir gecesiydi, bu istikamette çok iyi değerlendirilebilirdi; fakat insanımızın öyle bir tembihe ihtiyacı vardır.

Bakın insanımızda yanlış şeylere karşı bile kitle psikolojisiyle nasıl hareketlenmeler oluyor. Çıkıyor bir tane Patrona Halil, “haydi yürüyün” diyor, Müteferrika’nın matbaasına karşı, millet yürüyor, yakıyorlar, yıkıyorlar, ediyorlar. Şimdi bu pozitif, böyle müsbet bir şey için de olabilir. Demek bu kitle psikolojisi -bunu psikososyologlar çok iyi bilirler- insanların o damarları değerlendirilerek bir mevzuda böyle harekete geçirilebilir. Ne diye negatif şeyler istikametinde hareket geçireceğim, ne diye öyle falanı filanı taşlamakla ben o enerjiyi beyhude kullanacağım; onları bir yönüyle yapılması gerekli olan, insani değerleri ikame etmeye çağırırım. Allah’ın insani değerleri aramızda ikame etmesi için duaya çağırırım, tazarruya ve niyaza çağırırım, Onca insan, düşünün yetmiş milyon.. bunun on beş milyonu diyelim çoluk-çocuktur, dua etmeyecek insandır. Elli milyon Türkiye’de dua edecek insan vardır, elli milyon. Allah bunca insanın duasını, birden eller kalkarsa, geriye çevirmez onu. Değil öyle, beş-on tane bile o insanlar içinde duası kabule karin insan varsa, Allah (celle celaluhu) bizim gibi insanların duasını da onların yüzü suyu hürmetine kabul eder.

Burada ciddi birinden duyduğum bir vakayı bir kere daha nakledeceğim ben. Ehl-i hal birisi… Arafat’ta o ebdal, o kırkların, yedilerin, üçlerin konuştuğuna şahit oluyor kendi aralarında. Hicran edalı bir söz, bir dönemdeki hac için, bir dönemde yapılan hac için kendi aralarında konuşuyorlar. “Cenab-ı Hak bu sene Arafat’a çıkanların Arafat’larını kabul buyurmadı!..” Aralarında konuşuyorlar. Genel duruma, genel tabloya, resmin tutarlılığına göre hüküm veriliyor. Ne kadar o insanlar içten, ne kadar samimi? Ne kadar kendilerini yerden yere vuruyorlar? Ne kadar dillerinin dilini dillendiriyorlar? Kendi aralarında bu kıstaslara, bu kriterlere göre konuşuyorlar. Sonra birisi nereden çıktı geldiyse, çıkıp geliyor diyor ki: “Bunların içinde bir veya iki tane insan vardı, teveccühleri tamdı. Allah’a sağlam teveccüh etmişlerdi, Cenab-ı Hak da onların yüzü suyu hürmetine o Arafat’takilerin bütününün duasını kabul buyurdu.” Bir de meseleye bu zaviyeden bakmak lazım.

Biz hepimiz hele bir Cenab-ı Hakk’a teveccüh edelim. Mutlaka o 40-50 milyon insan içinde.. bir de bir buçuk milyar İslam dünyası.. düşünün, bunun bir milyarı şöyle-böyle Allah’la münasebeti varsa, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebeti varsa, Kur’an’la münasebeti varsa.. bir milyar insanın Cenab-ı Hakk’a el kaldırdığını düşünün. Vallahi anında yağmur duası gibi, hemen yağmur yağmaya başlar Allah’ın izni ve inayetiyle.

Fakat o insanlarda, o kitle psikolojisini bu istikamette değerlendirmek lazım. Kabakçı Mustafa mülahazasıyla değil, Patrona Halil mülahazasıyla değil.. bilmem hangi Rafizi mülahazasıyla değil, hangi harici mülahazasıyla değil. O insanları Allah yolunda, Allah’ın istediği istikamette, peygamberane bir mülahaza ile, belli bir mevzuda heyecanlandırmak lazım. Yüreklerini hoplatmak lazım, gözlerini yaşartmak lazım. Allah’a teveccüh-ü tamlarını sağlamak lazım. Ondan sonra da “Şimdi buyurun, istediğinizi O’ndan isteyin. Allah buyuyor ki: ‘

ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ

“Dua edin Ben ona icabet ederim.”

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ

buyuruyor. “Kullarım Beni sana soruyorlar, de ki: Ben çok yakınım onlara, dua edenin duasına icabet ederim” buyuruyor. Yalvarın yakarın, dağılsın kasvetli bulutlar üzerinizden. İnsin baran-ı rahmet başınızdan aşağıya, teessüs etsin vifak ve ittifak, birleşsin millet ve gelsin tevfik-i ilahi.. O’nun inayetiyle ve riayetiyle, birleşsin âlem-i islam.

Cenab-ı Hak buyuruyor ki;

وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ

“Biz onları çeşitli azaplara da uğrattık. Buna rağmen yine de Rab’lerine boyun eğip O’na yalvarıp yakarmadılar.” (Mü’minûn, 23/76)

Andolsun ki, biz onları azabla derdest ettik, ahz kelimesi alma demektir de “pençe-i kahrimize aldık” demektir bu. Türkçemizde “derdest ettik”; bu “der” ve “dest”, ikisi de Farsça’dan Türkçemize geçmiş ama kullanıla kullanıla yaygınlaşmış hale gelmiş, “kıskıvrak yakalama, pençemizin içine alma, onu tamamen vesayet altına alma” manasına geliyor. “Biz azapla onları derdest ettik ama yine de Rabbilerine karşı boyun eğmedi, inkıyad etmedi, tazarru ve niyazda bulunmadılar” diyor. O ayeti okurken bana çok dokunur. Bir küstahlık ifade ediyor, bizdeki küstahlığı ifade ediyor. Nimet veriyorsun, insanlar şımarıyor, küstahlaşıyor. Bu defa azap geldiği zaman, hiç olmazsa o zaman, esbab bilkülliye sukut etti, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etseniz. Ne olur Allah aşkına yalvarıp yakarsanız. Ne olur içinizi O’na dökseniz. Ne olur kalbinizle konuşma yolları araştırsanız, kalbinizle konuşsanız O’na… Ne olur samimi olsanız. O zaman bile öyle vefasız ki bu insanlar, ne inkıyad ettiler, ne de tazarru ve niyazda bulundular, çok rikkatime dokunur, Allah’a karşı büyük bir saygısızlığın ifadesi olması itibarıyla…

يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا اِلَى طَاعَتِكَ، يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ، اَللَّهُمَّ اَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْاُمَورِ كُلِّهَا و وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْـيَا وَعَذَابِ الآخِرَةِ. اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِ الْحَيَاةِ

وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبيِنَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ الصَّافِّينَ الْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ اَمِينَ

وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ اَمِين، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ