şeyde ayrı ayrı görülen birlik tecellisine bakar, ikinci temsildeki ikinci adama benzer. Mirac, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) velayetinin en büyük kerameti ve en yüce mertebesi olduğundan, peygamberlik mertebesine dönmüştür. Mirac’ın iç yüzü velayettir, çünkü Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) halktan Hakk’a gitmiştir. Dış yüzü ise peygamberliktir, çünkü Allah Resûlü, Hak’tan halka gelmiştir. Velayet, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık mertebelerinde manevî bir yolculuktur. Pek çok mertebeyi aşmayı ve biraz zaman gerektirir. En büyük nur olan peygamberlik ise Cenâb-ı Hakk’ın kula yakınlığının açığa çıkması sırrına bakar ki, onun için çok kısa bir an yeter. Bu sebeple hadiste, Resûl-u Ekrem’in “bir anda dönüp geldiği” buyrulmuştur.
Şimdi dinleme makamında bulunan inkârcıya deriz ki: Madem bu kâinat gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir ve gayet süslü bir saray hükmündedir. Elbette onun bir Hâkim’i, bir Mâlik’i, bir Ustası vardır. Madem böyle haşmetli bir Mâlik-i Zülcelâl, bir Hâkim-i Zülkemâl, bir Sâni-i Zülcemâl var. Ve madem bütün o âleme, memlekete, şehre, saraya alâka gösteren, latife ve duygularıyla kâinatın bütünüyle münasebetli, nazarı kuşatıcı insan var; elbette o muhteşem Yaratıcının, nazarı engin ve şuuru kâinatın tamamıyla alâkadar olan insanla yüce, en üst mertebede bir münasebeti bulunacaktır ve ona kutsî bir hitabı, yüksek bir teveccühü olacaktır.
Hem madem Hazreti Âdem’den (aleyhisselam) bugüne kadar şu münasebete mazhar olanların içinde bunu en yüce mertebede; eserlerinin şahitliğiyle, yani yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşte birini hükmü altına almasıyla ve kâinatın manevî suretini değiştirip aydınlatmasıyla Muhammed-i Arabî (sallallâhu aleyhi ve sellem) göstermiştir. Öyleyse o münasebetin en yüce mertebesi olan Mirac, ona çok lâyıktır ve çok yakışır.
İkinci Esas
Mirac’ın hakikati nedir?
Cevap: Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) bizzat kemâl
Dipnotlar
- Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) Mirac’dan bir anda döndüğüne dair bkz. es- Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ 1/272; Kâdı İyâz, eş-Şifâ s. 166; Aliyyülkârî, Şerhu’ş- Şifâ 1/409.