İçeriğe geç

Cihan dolusu belâ başındayken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl!

Tevekkül ile belânın yüzüne gül ki o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki, bir mücadelede müthiş bir düşmana karşı gülümsemekle düşmanlık barışa, husumet şakaya döner, küçülüp kaybolur. Musibete tevekkülle karşı koymak da öyledir.

Üçüncü Mesele

Her devrin bir hükmü var. Bu gaflet zamanında musibet şekil değiştirmiştir. Bazı şahıslar için belâ bazen belâ değil, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur.

Ben bu zamanda hasta musibetzedeleri –musibet dine dokunmamak şartıyla– bahtiyar görüyorum. Bu yüzden hastalığın ve musibetin aleyhinde olmak ve musibete uğrayanlara acımak bana makul gelmiyor. Çünkü ne zaman yanıma genç bir hasta gelse onun, dinî vazifelere ve ahirete, emsallerine göre bir derece daha fazla bağlı olduğunu görüyorum. Bundan anlıyorum ki, öyleleri hakkında o hastalıklar musibet değil, Allah’ın bir çeşit nimetidir. Çünkü her ne kadar hastalık o gencin fâni, kısacık dünya hayatını zorlaştırıyor olsa da onun ebedî hayatı için faydalıdır ve bir tür ibadet hükmüne geçer.

Eğer sağlığına kavuşsa gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle elbette hastalıktaki halini koruyamayacak, belki haram zevklere atılacak.

Sonsöz

Cenâb-ı Hak, sonsuz kudretini ve rahmetini göstermek için insanın mahiyetine hadsiz bir acz ve sınırsız bir fakr yerleştirmiştir. Hem isimlerinin sonsuz nakışlarını göstermek için onu öyle bir surette yaratmıştır

37