Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Kur’ân ve Biz

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Ashab-ı kiramın hayatına baktığımızda, onların hemen her hâdisede Kur’ân-ı Kerim’in yol göstericiliğine mazhar oldukları ve hayatlarını bütünüyle Kur’ân’ın teşvik ve ikazlarına göre yaşadıkları görülüyor. Günümüz mü’minlerinin de aynı çizgide hayatlarını sürdürebilmeleri için dikkat etmeleri gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim’in ahir zamanda maruz kalacağı hali ifade eden;

يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ اَلْقُرْاٰنُ فِي وَادٍ وَهُمْ فِي وَادٍ غَيْرِه

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, Kur’ân bir vadide, onlar başka bir vadide olacaklar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 6/348) hadis-i şerifinde de ifadesini bulduğu gibi, asırlar var ki, Kur’ân bir vadide, biz ise başka bir vadideyiz. Evet, biz belli bir dönemde Kur’ân’ın, özellikle tekvînî emirlere bakan yanını ihmal ettik, ona karşı kapıları kapadık ve o kapıların ardına sürgüler sürdük. Âdeta jaluzileri indirip, onun aydınlık ikliminden dünyamıza sızacak ışıkların önünü kestik. Hâlbuki o yüce kitap, tekvînî emirlerin kavl-i şarihi, burhan-ı vazıhı ve delil-i sâtı’ıydı. Kâinat, ilim programına göre Allah’ın kudret ve iradesinden gelen bir kitap olduğu gibi, Kur’ân da ilim programıyla Allah’ın kelam sıfatından gelen ayrı bir kitaptı. Fakat biz zihin ve fikir dünyamızda o iki hakikati birbirinden ayırdık. Tabir caizse, talak-ı selase ile de değil, 3’ten 9’a deyip talak-ı tis’a ile, kalb ve kafayı, tekvînî emirlerle teşriî emirleri birbirinden kopardık. Bunun yanında İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatına karşı da çok ciddi bir yabancılık içine girdik. Dolayısıyla da izafî ve nisbî fetret devri diyebileceğimiz uzun bir dönem Kur’ân cemaati, Kur’ân’dan habersiz yaşadı.

Tarih bu ayrılığın daha ileriye götürüldüğüne de şahit olmuştur. Bir gün gelmiştir ki, Kur’ân’ın lafzının telaffuz edilmesi bile yasaklanmıştır. Kur’ân ancak dar alanlı bazı yerlerde okunup öğretilebilmiştir. Fakirin Kur’ân öğrenmeye çalıştığı dönemde de aynı yasaklar mevcuttu. O dönemde köylerde üç-beş insan bir araya gelip Allah’ın kelamını öğrenmek istediğinde jandarma baskınlarına maruz kalır, küçük çocuklar tüfeklerin ucunda dışarı atılırdı. Evet, Kur’ân öğrenmenin bu kadarına bile tahammül edilmiyordu.

Kur’ân’a Gönülden Teveccüh

Şimdi Kur’ân’dan bu kadar uzaklaştıktan ve ona yabancılaştıktan sonra, yeniden onu derinlemesine duyma ve bizim ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, psikolojik, pedagojik ve kültürel hayatımızda onun nurdan mesajlarını hayatımıza tatbik meselesi birdenbire olacak bir iş değildir. Ve hele birileri bizim güzel ve güzide müesseselerimizin içine sızarak bir şekilde bu tahribatı devam ettiriyorlarsa, yani Kur’ân hâlâ değişik şekillerde sorgulanıyor, hâlâ o sahib-i Kur’ân olan Resûl-i Zîşan’ın (aleyhissalâtü vesselâm) hadis-i şeriflerine dil uzatılıyor, hâlâ O’nun mucizeleri yerden yere vuruluyor ve hâlâ Kur’ân’a ait meseleler bir tarihsellik mülâhazasıyla ele alınıyorsa meselenin zorluğu daha iyi anlaşılır. Kaldı ki, bizim şu an bile Kur’ân’a yürekten yöneldiğimiz söylenemez. Gerek dil, gerek terminoloji ve gerekse kalbî hayat açısından Kur’ân’a öyle bir yabancılaşmışız ki, bütün bu yabancılıkları aşarak Kur’ân’la yeniden irtibata geçmemiz çok ciddi bir gayrete vabestedir. İnsanların bir kere daha dinin hakkaniyetine ve Resûl-i Zîşan, Sahib-i Kur’ân’ın hak bir peygamber olduğuna yürekten inanmaları lazımdır. Öyle ki çok rahatlıkla, “Allah’ım, O’nun getirdiği mesajı hayata hayat kılmayacaksam yaşamanın bir mânâsı yoktur. Eğer ruhumuzun âbidesini ikame etmeyeceksem, dinin ruhunu yeniden ruhlara duyurmayacaksam, bir sayha ile canımı alsan değer.” diyebilmeliyiz.

Evet, asıl mesele, Allah’ı yürekten duymak ve O’nun marifetini varlığımızın asıl gayesi bilmektir. Zira Kur’ân-ı Kerim’e göre bizim yaratılışımızın gayesi, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve bir de Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda bir lütuf olarak ihsan buyurduğu zevk-i ruhanîdir. Eğer Allah yaratılışın gayesi olarak bunu ifade etmişse ve biz de bunu değiştirmişsek, evvela kendimizle yüzleşmemiz ve ihmallerimizi gözden geçirmemiz gerekir. Asırlarca yapılmış tahribatı göz önüne alarak tamir edilmesi gerekli olan hususları tamir etmeye çalışmalıyız. Ancak unutulmaması gerekir ki, iç içe yaşanan bu korkunç deformasyonları formuna koyma ve kendi şekline irca etme meselesi hemen, birdenbire olacak bir iş değildir. Hz. Pîr, asırlardan beri rehnedâr olan bir kalenin tamir edilmeye çalışıldığını ifade ediyor. Siz, Allah’a iman meselesinin sarsılmasından alın da, anne babaya karşı saygısızlığa, anne-babaların bakım yuvalarına atılmasına, ailenin içindeki genel nizam ve ahengin bozulmasına kadar o kadar çok değerleri ayaklarımızın altına almışız ki, bütün bunların tamir edilmesi belki bir asır ister. Cenâb-ı Hak daha kısa bir dönem içinde bu neticeyi lütfedebilir. Bu, O’nun ekstra bir lütfu olur. Biz O’nun rahmetinin enginliğinden böyle bir lütfu bekleriz. Fakat realite planında işin tabiatının böyle bir zamana vâbeste olduğu unutulmamalıdır.

Yeni Bir Dip Dalga ile Kur’ân’ı Anlama

Evet, öncelikle meselenin eksik ve gediğinin bize ait zikzaklardan kaynaklandığını, tâ İmam Gazzâlî veya Fatih döneminden bu yana meydana gelen bir kısım eksiklerin zamanla teraküm ettiğini bilmeliyiz. Yani bizler zamanla, eksik düşünceli, eksik heyecanlı ve kalbî hayatı itibarıyla da eksik olan insanların temsilcileri hâline gelmişiz. Bu açıdan dipten bir dalga ile vira bismillah deyip işe yeniden başlamalıyız. Nasıl ki çocuğa yaşına göre bir beslenme programı uygulanıyorsa, aynen öyle de kalbî ve ruhî hayatımız adına öyle bir beslenme vetiresi ve stratejisi oluşturmalıyız. Herkes kendi çapında bunu gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Ancak bundan sonra Kur’ân’ı doğru anlama imkânı doğacaktır.

Devr-i risalet-penahide içtihat, istinbat ve istihraca açık o kadar çok malzeme var ki, bunları bugün yapacağımız içtihat ve istinbatlara menat yaparak günümüzü aydınlatabilir ve günümüz insanının problemleri adına çok farklı çözümler ortaya koyabiliriz. Fakat evvela bizde güçlü bir heyecanın canlandırılması ve imanı hayata gaye yapma duygusunun oluşturulması gerekir. Ancak bundan sonra insanlar her bir Kur’ân âyetini kendilerine hitap ediyor gibi okuyacaklardır. Meselâ Nûr sûresindeki:

إِنَّ الَّذِينَ جَۤاءُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ

“O iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Bu hâdiseyi hakkınızda şer sanmayın; belki sizin için hayırlıdır o. Onlardan her biri için kazandığı günah vardır.” (Nûr sûresi, 24/11) âyet-i kerimesi, Âişe Validemiz’e yapılan çirkin iftirayı ele alıyor. Fakat Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap ettiğinden biz kendimize şu soruları sorabiliriz: “Acaba gözümüzün nuru, başımızın tacı, hane-i saadetteki kadınlık âleminin en büyük muallime-i kübrası mübarek annemize ve aynı zamanda dinin kaynağına yapılan böyle bir iftira karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in genel tavrı bize ne anlatıyor? Acaba Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in her meselede durduğu gibi böyle bir mesele karşısındaki o dik duruşundan çıkarmamız gereken dersler nelerdir? Ümmü Ruman validemizin bu mevzu karşısındaki duruşu bize nasıl bir mesaj veriyor? Hâsılı bu âyet bize ne anlatıyor, ne ifade ediyor?” İşte “vira bismillah” deyip bütün Kur’ân’ı baştan sona bu bakış açısıyla okuyup anlamaya çalışmalıyız.

Yine bir misal olması açısından arz edeyim: Bakara sûre-i celîlesinin başında, Cenâb-ı Hak:

الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

“Elif, Lâm, Mîm. İşte (o eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur. O, muttakiler için ayn-ı hidayet bir yol göstericidir.” (Bakara sûresi, 2/1-2) âyet-i kerimeleriyle Kur’ân-ı Kerim’in müttakilere hidayet kaynağı olduğunu ifade buyuruyor. Sarf ve nahiv âlimleri buradaki hidayetin mânâ-yı mastari olduğunu söylerler. Dolayısıyla burada anlaşılması gereken Kur’ân’ın potansiyel olarak bir hidayet kaynağı olduğudur. Hâsılün bi’l-mastar diyebileceğimiz, bu meselenin pratik hâline gelmesi meselesi ise daha sonraki âyetlerde anlatılır. Şöyle ki; bir sonraki âyet-i kerimede:

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

buyurarak gaybî hakaike yani esmasıyla malum, sıfâtıyla muhat, Zât’ıyla Mevcud u Meçhul O Zât-ı Baht’a iman etme, evsaf-ı celîlesiyle O’nu tanıma ve esma-i sübhaniyesiyle O’nu tebcil ve takdir etme üzerinde durulmaktadır. Âyet-i kerimenin devamında ise:

وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ

“Namazı ikame ederler.” buyrulmaktadır. Burada يَجْعَلُونَ الصَّلَاةَ veya يُصَلُّونَ الصَّلَاةَ denilmeyip, “ikame” lafzının kullanılması ile, namazın mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun; âdeta ilm-i ilâhîdeki şekil, şart ve rükünlerine muvafık bir şekilde ve aynı zamanda hudû ve huşû içinde, kişinin kendinden sıyrılıp maiyyet şuuru ve Allah karşısında derin bir konsantrasyon duygusu içinde namazın âbidesinin ikame edilmesi gerektiği anlatılıyor.

Daha sonra ise:

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden hayır yolunda infak ederler.” buyruluyor. Buna göre Allah’ın ihsan buyurduğu nimetlerin hakkını vermek gerekiyor. Eğer Cenâb-ı Hak bize mal ihsan ettiyse, muhtaçlara onun hakkı verilmelidir. İlim lütfettiyse ettiyse, verilen o nimet ilim yolunda harcanmalıdır. Fikir ve düşünce kabiliyeti vermişse, fikir sancısı çekerek, öz beynimizi burnumuzdan kusarak düşüncenin hakkı verilmelidir. Şefkat duygusu ihsan etmişse, insanlığı kazanma adına son kertesine kadar onun da hakkı verilmelidir.

Bütün bunlardan sonra şöyle buyruluyor:

وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ

“Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik edip iman ederler.” Yani inzal zamanı itibarıyla onu temsil eden insanların veya ümmetlerin bu kitapları tam temsil ettikleri dönemler itibarıyla sizden evvel inen o kitapların da inme hakkaniyetlerine iman ederler, diyor. Müttakilerin bir diğer özelliği olarak ise:

وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

“Ahirete de kesin olarak inanırlar.” buyruluyor. Burada, يُؤْمِنُونَ denilmeyip يُوقِنُونَ buyrulması, müttakilerin ahiret hakkında tam bir yakîn sahibi olmaları gerektiğine işaret içindir. İcmalî olarak arz ettiğim bütün bunlar nazarî Müslümanlığın, potansiyel hidayetin realize edilmesi adına önümüze serilen hususlardır.

Cenâb-ı Hak bu şekilde müttakilerin vasıflarını anlattıktan sonra şöyle buyurur: أُولٰۤئِكَ İşte ey habibim! Nereden bakılırsa bakılsın her yönleriyle müstesna olan bu simalar, dırahşan çehreler, âbide şahsiyetler, iman ve İslâmiyetle serfiraz olan şu kamet-i bâlâlar var ya, “işte bunlar”:

عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ

“Rabbilerinden dosdoğru bir yol üzerindedirler.” Bunlar, nazarînin ifade ettiği hakikatleri diyanetle güçlendirmiş, derinleştirmiş ve hayatlarının bir buudu hâline getirmişlerdir. Onlardaki iman hakikati, pratiğe dönüşmüştür:

وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İlle de bir kurtuluştan bahis söz konusuysa, işte kurtulanlar da bunlardır.”

Dar bir meâl çerçevesinde, basit ve kısaca yukarıdaki âyetlerin mealini arz etmeye çalışmamın sebebi şudur: Kur’ân’ı, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ’den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ’e kadar, mânâ tabakalarına inerek, derinlemesine üzerinde düşünerek yeni bir dip dalga ile baştan sona müzakere ve mütalaa etmeliyiz. Öyle ki, “Allah’ım, Senin müstesna ve muhtevası engin olan o mükemmel kitabına uymaya çalışıyor; bu istikamette cehd ve gayrette bulunuyor ve bu işi yaparken de ins ü cin şeytanlarından Sana sığınıyoruz.” mülâhazasıyla dinin bize tahmil ettiği esasların neden ibaret olduğunu baştan sona ele almamız gerekiyor.

Kur’an’ın Aydınlık İkliminde Yeni Ufuklara

Hz. Pîr, Kur’ân’ı, Allah’tan dinliyor gibi veya Cibril-i Emîn’den dinliyor gibi ya da Hazreti Sadık u Masduk’tan dinliyor gibi okumak gerektiğinden bahsediyor. Şayet bir insan Kur’ân’ı, Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibiyse, bu çok ciddi bir meseledir. Kur’ân’ı böyle okuyan bir insan, onun bir kelimesini duyduğunda, onu on defa aklında evirip çevirir, sonra da o kelimeyi aklının bütün nöronlarına emanet eder. Kortekse, “sen biraz bekle, ben yeniden sana müracaat edeceğim” der. Bir dosyayı karıştırıyor veya kurcalıyor gibi onu alıp bir kere daha baştan sona kadar gözden geçirir. Kur’ân’a bu nazarla bakıldığında, hayatın ferdî, ailevî, içtimaî ve kültürel bütün alanlarıyla alâkalı problemlerimizi ve onların çözüm yollarını onun içinde bulmak mümkündür.

Selef-i salihîn –Allah ebeden onlardan razı olsun– kendi dönemlerinde mevcut ilimleri ve tekvînî ilimlerin inkişafını çok iyi değerlendirmiş ve şartların müsaade ettiği ölçüde Kur’ân’ı anlamaya çalışmışlardır. O gün itibarıyla ne teleskop ne mikroskop ne de x ışınları vardı. Ama Cenâb-ı Hak bugün bize bu imkânları bahşetmiştir. Bunun yanında size duyup hissettiğiniz ve içinize sindirdiğiniz bu meseleleri dünyanın dört bir yanına da duyurmak için televizyon, internet gibi nice imkânlar lütfetmiştir. Bence, bütün bu imkânları değerlendirerek sahabeye yetişmek için canla başla çalışmak gerekir. Onlar hicret-i seniyyenin 40. senesinde Sindabat’a ulaşıyor, 80. senesinde Horasan’a hâkim oluyorlar. Ahnef İbn Kays’ın karşısında bozguna uğrayan Moğol orduları “Bunlarla savaş olmaz!” diyorlar.

Elbette ki bugün biz, kılıç, kama, ok ve yayla değil; Kur’ân’ın elmas düsturlarıyla, tabiatımıza mâl olmuş insanî değerlerimizle, inkıtaa uğramayan temsildeki gücümüzle, her zaman aynı istikameti sergileyen müstakim tavır ve davranışlarımızla böyle bir seviyeyi yakalayabilmek için uğraşmalı ve Kur’ân’a ait güzellikleri bütün dünyaya duyurmaya çalışmalıyız. Fakat daha öncesinde, mânâ ve muhteva noktasından meseleyi kendi aramızda çözüp halletmemiz gerekiyor. Yoksa camilerde sadece bir mukabele okumakla böyle bir hedefe ulaşılamaz. Bu ifadelerimle camilerde mukabele okunmasını hafife alıyor değilim. Bu çok güzel bir âdettir. Ama asıl, “Okunan bu âyetlerdeki murad-ı ilâhî ve maksad-ı sübhani nedir?” deyip işin özüne, mânâ ve muhtevasına ehemmiyet verilmesi gerektiği kanaatindeyim.

İşte bütün bunların müzakere meclislerinde uzun boylu ele alınması, müşterek akılla tahlile tâbi tutulup ortaya konulması gerekir. Bu yapılabildiği takdirde, duygu ve düşünce dünyamız itibarıyla bir kez daha yenilenecek, yeni ufuklara açılacak ve günümüzün bize yüklediği o tarihî sorumluluğu yerine getirmiş olacağız.