Soru: Yazı ve sohbetlerinizde sık sık “kendimiz olarak kalmamız” gerektiğinden bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Cevap: “Kendimiz olmak” derken bizi “biz” yapan inançlara, değerlere ve kültür dinamiklerine bağlı kalmayı kastediyoruz. Bunun temelinde Kur’ân, Sünnet ve icma gibi aslî kaynaklar ile bu kaynaklardan süzülerek gelen ilmî ve manevî mirasımız yer alır. Bunları bir kenara bırakıp başka dünya görüşlerini yansıtan felsefelerin, anlayışların, kültürlerin etkisine girdiğimiz ölçüde kendi değerlerimizden uzaklaşmış oluruz. Şunu unutmamak gerekir ki biz bütün kayıplarımızı, kendimizden uzaklaştığımız ve kimliğimizi yitirdiğimiz dönemlerde vermişizdir. Kendimiz gibi düşünmeyi, kendimiz gibi konuşmayı, kendimiz gibi davranmayı terk edince yani biz “biz” olmaktan çıkınca bize ait değerler de bir bir yıkılmış, tarumar olmuştur.
Bu bakış tarzımız, başka kültür havzalarında gelişmiş değerlerden, ilim ve fenlerden istifade etmeye engel değildir. Elbette onlardan da alınacak çok şey vardır. Fakat aldıklarımız asla bizim temel dinamiklerimize zarar vermemeli, onlarla çatışmamalıdır. Bunun yolu da dışarıdan alacağımız her şeyi mutlaka kendi kaynaklarımızın filtresinden geçirerek kabul etmekten geçer. Özellikle inanç dünyamız, Allah’la münasebetimiz, kulluk anlayışımız, dünya görüşümüz, ilim telakkimiz gibi konularda kendi kültür mirasımızın referanslarına bağlı kalma adına son derece hassas davranmalıyız.
Bizim “ilim”den anladığımız şeyle başkalarının kastettiği aynı olmayabilir. Bize göre ilim, nihayetinde Allah’a götüren, marifetullahın kapılarını aralayan bir hakikat ve araştırma aşkının ad ve ünvanıdır. İlim adına ortaya koyduğunuz ceht ve gayretler sizi bu noktaya ulaştırıyorsa kendi dünyanızda yaşıyorsunuz demektir.
Maalesef son üç dört asırdır, kendi kültür değerlerimizle ve sosyal dokumuzla ne ölçüde uyumlu olduğuna bakmadan, oradan buradan devşirdiğimiz unsurlarla inanç ve düşünce dünyamızı âdeta yamalı bohça hâline getirdik. Buna bağlı olarak özellikle son iki asırlık geçmişimizin yüzüne bakılacak hâl kalmadı. Bir yandan başka limanlara sığındık, diğer yandan farklı kültürlerin vesayeti altına girdik ve bu sebeple adım adım kendi değerlerimizden uzaklaştık. Bir dönem Fransa’yı mihrap edindik, başka bir zaman Londra’ya yöneldik. Belli bir devreden sonra da Amerika’dan medet ummaya başladık ve bu dünyalara ait fikirleri almakta hiç tereddüt göstermedik. Şimdilerde nereye yöneldiğimiz bile belli değil.
Bu da bizi doğru düşünemez, doğru kararlar veremez, isabetli sonuçlara ulaşamaz bir hâle getirdi. Fikir dünyamızda istikrar sağlayamıyoruz. Öyle tutarsızlıklar yaşıyoruz ki bir oraya bir buraya savruluyor, fikrî mevkimizi tayin edemiyoruz. Evet, günümüzde ümit verici bazı gelişmeler gözleniyor, ancak buna rağmen hâlâ gerçek kimliğimizi bulduğumuzu söylemek zor. Hedefi belli olmayan, nereye yürüdüğü kestirilemeyen, istikametini kaybetmiş meçhul yığınların kimlik sahibi olduğundan söz edilebilir mi?
Son asırlarda yaşanan ve günümüzde etkisi hâlâ devam eden bu başkalaşmanın sorumluluğu öncelikle konumlarının hakkını veremeyen Müslümanlara aittir. Bununla birlikte bizim değerlerimizden uzaklaşmamızda son birkaç asırdır İslâm dünyasında peş peşe yaşanan mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin ve mahkûmiyetlerlerin de önemli bir payı olduğu inkâr edilemez. Özellikle İslâm coğrafyasına musallat olan ve Müslüman toplumların kılcallarına kadar nüfuz eden nifak zihniyeti, aldatmayla onları yanlış yollara sevk etti, içten içe tahrip etti.
Allah’a binlerce şükürler olsun ki bunca preslenmeye ve hırpalanmaya rağmen bazı gayretli vicdanlar harekete geçti. Hayatın bütün alanlarında yeniden bir diriliş yaşanması için kolları sıvadılar. Allah’tan ümidimiz ve beklentimiz o ki, bu adanmış ruhlar kendi yörüngelerini ve çizgilerini muhafaza edebilsinler, geçmişte yaptığımız hataları tekrar etmesinler. Kendimiz olarak kalmak istiyorsak sürekli kendimizi gözden geçirmek, temel kültür kaynaklarımızla irtibatımızı daima canlı tutmak zorundayız.
İnsanlığa hizmet yolunda yapılan her iş takdiri hak eder. Mesela hak ve hakikati duyurabilmek için dergi neşretmek, gazete çıkarmak, radyo yayını yapmak, televizyon kanalı kurmak, okullar veya üniversiteler açmak gibi faaliyetler son derece kıymetli hizmetlerdir. Ancak en az bunlar kadar önemli bir husus daha vardır: Bu tür faaliyetlerin içine girildiğinde kimliğimizi ve çizgimizi koruyabilmek; asimilasyona ve yabancılaşmaya karşı sağlam setler oluşturabilmek.
Bir diğer husus da şudur: Karşılaştığımız problemleri kendi düşünce sistemimize uygun biçimde çözebilmeli, karar ve tercihlerimizde kendi kaynaklarımızı referans alabilmeliyiz. Başkaları kendi meselelerine yönelik bazı tedavi yolları geliştirmiş olabilir. Ancak bunları, dünyanın her toplumunda geçerli olacak evrensel ve objektif çözümler olarak görmemeliyiz. Onları kendimize mal etmeden önce bunların düşünce sistemimize ve toplum yapımıza uygun olup olmadığını dikkatle değerlendirmeliyiz. Aksi takdirde inanç ve düşünce dünyamızda çatlamalar ve kırılmalar baş gösterebilir. Ne var ki bu tür konularda yeterince duyarlı olduğumuz, yabancılaşmaya karşı gereken direnci gösterebildiğimiz söylenemez.
Kendimiz olarak kalmak, inanç ve düşünce sistemimize uygun bir istikamette yol almak istiyorsak öncelikle bizi biz yapan değerleri tanımamız ve onları tabiatımıza mâl etmemiz gerekir. Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna vâkıf değilseniz, icma ve kıyas gibi delillerden habersizseniz, selef-i sâlihînin genel telakkilerini bilmiyorsanız baştan kaybetmişsiniz demektir. Çünkü bu durumda hayatınızı bu esaslara göre şekillendiremez, dışarıdan alacağınız şeyleri kendi ölçülerinize göre filtreden geçiremezsiniz.
İ’lâ-i kelimetullah yolunda koştuğunu iddia eden kimseler arasında, Allah’tan gelen kitaba karşı en küçük bir merak taşımayanları gördüğümde hayretler içinde kalıyorum. Öyleleri var ki, bırakın manasını öğrenmeyi, Kur’ân’ın lafzını dahi düzgün okuyamıyor. Salih bir daire içinde ömrünü geçirmiş ama Allah’ın kelamından habersiz yaşamış. Hayatı boyunca eline açıklamalı bir meal ya da tefsir alıp anlamaya çalışmamış. Kendi kelamına ilgi duymayan bir insana, Cenab-ı Hak alâka duyar mı?!
Aynı şekilde, bir insan imana dair eserleri mütalaa etmek suretiyle inandığı esasları her gün zihninde yeniden inşa etmiyorsa bu kadar fırtına karşısında nasıl ayakta kalabilir? Bazılarının dinlerine karşı gösterdiği ilgisizlik karşısında, onlar adına ben hicap duyuyorum. “Bunlar nasıl Müslüman?” diye sormadan edemiyorum. Kendi kaynaklarına bu kadar yabancılaşan, kendi değerlerinden bu derece kopuk ve habersiz yaşayan bir insan, nasıl “kendi” olarak kalabilir? Bu konularda çok fazla rahatsızlığım olduğu için zaman zaman işin içine hislerim karışabiliyor.
Öte yandan, bir insanın özüne bağlı kalarak yaşayabilmesi için kalb ve ruh dünyasının diri olması; Allah’ı tanıma, duyma, hissetme, O’nun lütuflarına tam anlamıyla mazhar olabilme adına ciddi bir gayret ortaya koyması gerekir. Ancak bu sayede, zihin ve kalb dünyasına dışarıdan sızmaya çalışan unsurlara karşı sağlıklı bir tepki gösterebilir. Nasıl ki güçlü bir bünye dışarıdan gelen mikrop ve virüslere karşı bir direnç geliştirir; aynı şekilde manevi yapısı sağlam olan bir insan da yabancılaşmaya karşı tabii bir tepki verir. Böyle bir tepkiniz yoksa manevi hayatınızı bir kere daha ciddi şekilde gözden geçirmeniz gerekir.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da başkalaşmanın her türlüsüne karşı bilinçli bir duruş sergileyebilmektir. Zira küçük bir konuda başkalaşan kişi, bir gün gelir bambaşka bir dünyada gözünü açabilir. Çünkü böyle bir insanın tabiatı başkalaşmaya açık demektir. Onun nerede duracağı, hangi istikamete yöneleceği belli olmaz. Bu süreç zamanla onu şahsiyetsiz ve kimliksiz bir varlığa dönüştürebilir.
Kendi değerlerimize bağlı, kendimiz olarak kalabilmek için, dinimizi bütün incelikleriyle yaşamaya çalışmalıyız. Âdâbına varıncaya kadar onun hiçbir yönünü ihmal etmemeliyiz. Geçmişten tevarüs ettiğimiz değerlerimize güvenmeli ve onlara gönülden bağlı kalmalıyız. Hatta dinin özüne aykırı olmayan gelenek ve göreneklerimize dahi sahip çıkmalıyız. Çünkü onlar, asırlar içinde Kur’ân ve Sünnet ışığında defalarca değerlendirilmiş, kritik edilmiş ve süzülerek günümüze kadar ulaşmıştır. Kur’ân ve Sünnet’ten alınmamışlarsa bile Kur’an ve Sünnet’in ruhuna ters hususları içinde barındırmazlar.
