İçindekiler
Soru: İnsanlar arasındaki sosyal münasebetlerin zayıflaması her geçen gün etkisini artırıyor ve biz de yavaş yavaş birbirimizden uzaklaşabiliyoruz. İdeal bir müminin bu konuda tavrı nasıl olmalıdır?
Cevap: Kur’ân ve Sünnet, müminlerin kardeş oldukları, birbirlerine destek olmaları gerektiğini öylesine kuvvetli vurgular ki fazla söze ihtiyaç bırakmaz. Bu açıdan ilâhî vahye gönülden bağlı bir müminin, kardeşlerinin maddi manevi sıkıntılarına duyarsız kalması düşünülemez; hele onların devrilip gitmelerine göz yumması asla söz konusu olamaz. Nitekim Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Müslümanların dertlerini kendine dert edinmeyen onlardan değildir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/151, 7/270; Hâkim, el-Müstedrek, 4/356) şeklindeki sert ikazı da bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Hakiki mümin, kendinden daha çok kardeşlerinin problemleriyle meşgul olur; onların gamını, tasasını, kederini paylaşır, bunları bir dert hâlinde içinde hisseder. Hâl hatır sormayı ihmal etmez, muhtaçlara el uzatır, hastaları ziyaret eder, gönlü kırıkları teselli eder ve her daim kardeşlerinin kuvve-i maneviyelerini takviyeye çalışır. Efendimiz’in (s.a.s) müminleri “birbirine kenetlenmiş, birbirini destekleyen sağlam bir binanın yapı taşları”na (bünyan-ı marsus) benzetmesi de bu duruma işaret eder. (Bkz.: Buharî, salât 88; Müslim, birr 65)
İftiraklara kurban gittiğimiz bir dönemde sağlam bir toplum yapısının inşası için harç vazifesi görecek, toplumun dağılmış parçalarını yeniden bir araya getirip bütünleştirecek insanlara her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) müminleri “bünyan-ı marsus” olarak tavsif etmesi, bizim için ulaşılması gereken bir idealin işaretidir. Müminlerin hâlleriyle hâllenmeyen, kardeşlik hukukunu gözetmeyen kimselerin böyle bir hedefi gerçekleştirmeleri asla mümkün değildir. O hâlde her bir mümin, kendi şahsiyetini bu yapının bir tuğlası hâline getirmeye gayret etmeli; kardeşliği diri tutacak sorumlulukları yerine getirmelidir.
İdeal Mümin Tavrı
Müminin yalnızca kendisini düşünmesi, sadece kendi hayatını yaşaması söz konusu olamaz. Kendi istikametini muhafaza etmenin yanında, başkalarının da istikamet üzere kalmasına yardımcı olmak onun bir sorumluluğudur. Bu sorumluluk dairesi, iman esaslarına dair meselelerden dinin ayrıntılarına kadar geniş bir alanı içine alır. Yerine göre bir tebessümle gönüllere inşirah salmak, bir hediyeyle insanları mutlu etmek, hüzünleri paylaşmak, yürünen yollardaki engelleri kaldırmak da müminin görevidir; öte yandan eğer kardeşinin dine dair bir şüphesi varsa onu gidermeye çalışmak, iman zaafiyeti yaşıyorsa buna çözüm üretmek, yeryüzüne çakılıp kalmışsa onu semavileştirmeye çalışmak da onun hayatının gayesi mühim vazifelerinden olmalıdır.
İdeal mümin tavrı işte budur: O, daima çevresine faydalı olmaya gayret eder. Ancak şunu kabul etmek gerekir ki insanlara karşı bu ölçüde diğerkâm olabilmek her yiğidin harcı değildir. Özellikle bencilliğin ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu çağımızda kardeşlik hukukunun gereklerini yerine getirebilmek her zaman olduğundan daha zordur. Bunun için öncelikle sağlam bir imana ihtiyaç vardır. Ardından, başkalarının hâlini ve hissiyatını anlayabilmek için empati yeteneğimizi geliştirmeli, kardeşlerimizin sorunlarına daha duyarlı olmalıyız. Çehrelerine baktığımızda onların dertlerini sezebilmeli, açığa vurmadıkları acılarını hissedebilmeliyiz. Bazen onlar söylemek istemeseler bile, bir psikiyatristin dikkat ve sezgisiyle davranarak, âdeta psikanaliz yapar gibi onların sıkıntılarına muttali olabilmeli ve gerekli mualeceyi yapabilmeliyiz. Dediğim gibi bu, her yiğidin kârı değildir; fakat bunu başarabilen hem halk nazarında hem de Hak nazarında gerçek yiğittir.
Hakiki bir mümin, kendi nefsine bağlı bir hayat yaşayamaz, sadece kendi varlığıyla meşgul olamaz. O, kendini aşarak başkalarının hissiyatına ortak olur, onların yaşadıkları sıkıntıların acısını ve ızdırabını yüreğinde hisseder. Onun ilgi ve alâkası yalnızca kendi yolunda yürüyenlerle veya kendisiyle aynı kıbleye yönelenlerle sınırlı değildir. İmanının derinliği ve gönlünün enginliği ölçüsünde sinesini bütün insanlığa açar. Farklı düşünce ve anlayıştaki insanlarla kucaklaşmaya, imkânı ölçüsünde onların sıkıntılarını da gidermeye gayret eder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bütün bir varlığa “mehd-i uhuvvet” (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakar; dolayısıyla herkesi kendisiyle aynı beşikte aynı ninnilerle büyümüş kardeşleri gibi görür. Dolayısıyla onların dert ve problemlerine karşı alâkasız kalamaz. Hele ki mesele iman ise ebedî saadete giden yolu göstermek ve Allah’a kavuşturmak söz konusuysa, bir müminin bunu hafife alması asla düşünülemez.
Müminin Merhamet Ufku
Bizler çevremizdeki hiç kimseyi ilgi ve desteğimizden mahrum bırakmamalıyız. Bize yakınlık derecesine göre herkese el uzatabilmeliyiz. Elbette en büyük yardımı en yakınımızdakilere yapmalıyız. Bunun ardından insanları bize yakınlık seviyelerine göre bir yere koymalı ve elimizden geldiği ölçüde onlara iyilikte bulunmalıyız. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, Allah’a kullukta bulunmayı ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettikten sonra, önce anne babaya, ardından da akrabalara iyilik etmeyi emreder. Sonrasında ise iyilikte bulunulması gereken kimseler olarak sırasıyla yetimler, yoksullar, yakın komşu, uzak komşu, yakın arkadaş, yolda kalmışlar ve köleler zikredilir. (Nisâ sûresi, 4/36) Yardıma en çok ihtiyaç duyan kesimlerden olmalarına rağmen, bu âyette çocukların zikredilmemiş olması dikkat çekicidir. Zira anne babalar zaten cibillî olarak çocuklarını sevgi ve şefkatle kucaklar, onları bağırlarına basar, uykularını ve rahatlarını feda ederek onların her şeyiyle ilgilenirler. Bu sebeple ayrıca bir teşvike lüzum yoktur. Buna karşılık, çocukların anne babalarına veya akrabalarına aynı derecede düşkün olmamaları ihtimali bulunduğundan, Cenab-ı Hak onların haklarını gözetmeyi ve onlara ikramda bulunmayı bizim için bir mükellefiyet kılmıştır.
Müminler arasındaki ilişkileri de bu perspektiften değerlendirmek mümkündür. Öyle kimseler vardır ki aynı ortamda neş’et etmişsinizdir, aynı kültürün çocuklarısınızdır; tanıdığınız, bildiğiniz insanlardır. Hatta aynı düşünceyi, aynı mefkûreyi paylaşıyor, aynı yolda yürüyorsunuzdur. Ortak paydalarınız, müşterek menfaatleriniz çoktur. Hâliyle bu kimselere karşı içten bir alâka ve sevgi hisseder; gerektiğinde zorlanmadan yardım ve destekte bulunursunuz. Fakat tanımadığınız, bilmediğiniz veya farklı dünya görüşlerini paylaşan kimselere karşı aynı derecede içten ve tabii bir alâka duymak kolay olmayabilir. Bununla birlikte bize düşen, irademizin hakkını vererek onlara karşı da gönlümüzü geniş tutmak ve elimizden gelen iyiliği yapmaktır.
Özellikle Müslümanların genel ahvalini veya İslâm’ın kaderini ilgilendiren meselelere kayıtsız kalmamız asla düşünülemez. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlıkla, İslâm’la ilgili olumsuz bir gelişme yaşandığında rengimiz solar, benzimiz atar, yüreğimiz daralır ve hemen o durumu düzeltme adına yapabileceğimiz bir şey olup olmadığına bakarız. Müminlerin hâlleriyle hâllenmeye çalışırız. Bununla birlikte himmet ve sorumluluk dairemizi daha da geniş tutma, bizimle aynı kıbleye yönelip yönelmediğine bakmadan, insanlık ortak paydasını paylaşan herkese el uzatma, ali himmet olmanın ifadesidir.
Halk arasında kullanılan “Ateş düştüğü yeri yakar.” sözü insanların genel kabulü olabilir. Ancak bu, bencilce bir anlayış tarzıdır ve bir mümin, böyle bir mülahazayı asla kabullenemez. Gönlü az da olsa insanlığa açık olan bir kimse, sadece kendi evine düşen değil, çevresine, eşinin dostunun hanesine düşen ateşle de yanar. Peygamberane bir tabiat taşıyan ve bütün insanlığı kucaklayan kâmil ruhlara gelince, ateş nereye düşerse düşsün onları da yakar. Bu yüzden böylesi âli ruhlar, dünyanın herhangi bir köşesinde sel, deprem, yangın veya savaş gibi bir felaket yaşandığında yardıma koşar, imkânları ölçüsünde onu gidermek için çırpınır dururlar. Ellerinden fiilen bir şey gelmese bile kalbleri, duaları ve hissiyatlarıyla mağdur insanların yanında yer alırlar.
Kendi Değerlerimiz Bize Yeter
Tarihin belli dönemlerinde ihlâl edilen hakları savunmak için günümüzde feminizm, hümanizm, liberalizm gibi akım ve felsefeler doğmuştur. Bizler de bazen bir tür kompleksle benzer kavramlara müracaat ediyor, hatta başkalarının sorguladığı bazı dinî meseleleri mevcut eleştiri ve itirazları engelleyecek, taraftar ve sempatizanlarımızı rahatlatacak bir üslupla ortaya koymaya çalışıyoruz. Oysa bunların hiçbirine ihtiyaç yoktur.
Birincisi, başka toplumlarda yaşanan zulüm, baskı ve hak ihlallerinin benzerleri bizim dünyamızda aynı ölçüde yaşanmamıştır. Evet, belli dönemlerde bazı yanlış uygulamalar görülmüş olabilir fakat genel olarak topluma bir huzur ve adalet atmosferi hâkim olmuştur. İkincisi, İslâm, kadın olsun erkek olsun, insanı layık olduğu makama oturtmuş, verilmesi gereken bütün hakları vermiştir. Bunun ötesine geçildiğinde insana zulmedilmiş olur. Üçüncüsü de söz konusu ideolojiler tarihte yaşanmış baskı ve zulümlere bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ancak tepki hareketlerinde çoğu zaman denge korunamaz.
Dolayısıyla komplekse kapılmaya veya savunmacı bir üsluba girmeye gerek yoktur. Bize düşen, kendi değerlerimize sahip çıkmak; dinin anne-baba hakkı, sıla-i rahim, kardeşlik, muhtaca el uzatma, infak ve tasadduk gibi emirlerini hayata geçirmektir. Zira İslâm’ın insana verdiği değer, yardımlaşmaya yüklediği önem ve kadın-erkek her insana tanıdığı haklar, bu tür ideolojilerin çok ötesindedir. Bizim düşünce dünyamızda bizi utandıracak hiçbir husus bulunmamaktadır. Bu açıdan ben, dışarıdan ithal edilen bu tür fikirlere fazla iltifat etmiyorum. Genel olarak bunları bir fantezi olarak görüyor ve uzak durulmasını tavsiye ediyorum. Bununla birlikte bu tür kavram ve fikirlere değer veren insanlara bazı hakikatleri anlatabilmek için hüsn-ü niyetle yapılan konuşmalara ve yazılan yazılara da elbette saygı duyuyorum.
Netice itibarıyla, büyük şehirlerde insanların kaybolduğu, sosyal münasebetlerin zayıfladığı ve yalnızlığın arttığı günümüz dünyasında kimseyi kendi kaderiyle baş başa bırakmamalı, yalnızlığa mahkûm etmemeliyiz. İnsan tabiatı itibarıyla zayıf ve aciz bir varlıktır. Onun güç ve iktidarı sınırlı ama dertleri çoktur. Bu yüzden başkalarının yardım ve desteği olmadan ayakta kalması mümkün değildir. Şayet bu konuda üzerimize düşeni yapmazsak Allah katında mesul oluruz.
O hâlde en yakın çevremizden başlayarak herkesin hâlini hatırını sormalı, dertleriyle ilgilenmeli ve insanları kimsesizliğe mahkûm etmemeliyiz. Çevremize dikkatli bakmalı, basiretli davranmalı; insanların bakışlarından, simalarından, yüzlerindeki çizgilerden ve tavırlarından onların bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığını anlamaya çalışmalıyız. İhtiyaç duyduklarında yanlarında bulunmalı, kollarına girip destek olmalı, dertlerine derman bulmalıyız. İmkânlarımız ölçüsünde herkesi görüp gözetmek, elimizi ve gönlümüzü açık tutmakla mükellefiz. Bu kolay değildir; fakat mümin için asıl yiğitlik işte bu zorun üstesinden gelebilmektir. Akabeleri en güzel şekilde aşanlara müjdeler olsun.
