Soru: Bazıları, Hristiyan dünyasında olduğu gibi Müslümanların da dinlerinde reform yapmaları gerektiğini öne sürüyor. İslam’ın bir reforma ihtiyacı var mıdır?
Cevap: Öncelikle altını çizmek gerekir ki Hristiyan dünyası ile İslam dünyası arasında itikadî, kültürel ve siyasi açılardan ciddi farklar bulunmaktadır. Bu sebeple her iki dünyanın yaşadığı süreçler kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Hristiyanlıkta yaşanan bir tecrübeyi olduğu gibi İslam’a taşımak doğru değildir.
Bilindiği üzere 16. Yüzyılın ilk yarısında Almanya’da başlayan reform hareketleri, kısa süre sonra bütün Avrupa Hristiyan toplumlarını etkisi altına almıştır. Reform taleplerinin ortaya çıkmasında birçok faktör rol oynamıştır. Bunların başında kilisenin toplum üzerindeki ağır baskısı, katı dayatmaları ve insanların düşünce özgürlüğünü sınırlandıran uygulamaları sayılabilir. Ayrıca İncil metinlerinde yer alan çelişkili, akla aykırı ve bilimsel gelişmelerle çatışan ifadeler de ciddi tepkilere yol açmış; bu durum söz konusu meselelerde yeni yorumları zaruri hâle getirmişti.
Dile getireceğim hususlar belki sübjektif bir yaklaşım olarak görülebilir; ancak şahsen, reform hareketlerine öncülük eden bazı kimselerin ciddi inanç problemi yaşadıklarını hatta inançsızlıklarını reform kisvesi altında ifade etmiş olabileceklerini düşünüyorum. Onların Hristiyanlığa gerçekten inanıp inanmadıkları hususunda öteden beri tereddüt duymuşumdur. Bazıları din ve inanç konusunda ciddi şüpheler taşısalar da aforoz edilme korkusuyla doğrudan dini reddetmeye cesaret edememiş; o günün şartları altında inançsızlıklarını Katoliklik ve Ortodoksluk eleştirisi şeklinde ifade etmiş olabilirler. İşin aslını Allah’a havale ederek asıl konumuza dönelim.
İslam’da reform yapılmasını savunan kimseler, zannediyorum bunun ne anlama geldiğini ve dinî alanda böyle bir girişimin ne tür yıkıcı sonuçlara yol açacağını yeterince idrak edemiyorlar. Gerçekte reform; şekli bozulan, mahiyeti deformasyona uğrayan bir şeyi yeniden aslî formuna döndürme; mevcut sistemdeki eksiklikleri itmam etme ve iyileştirme faaliyetleridir. Hâlbuki İslam için böyle bir bozulmadan, eksiklikten ve iyileştirme ihtiyacından söz etmek mümkün değildir ki onun için reforma tâbi tutmaktan bahsedilsin.
Öte yandan adına ister reform densin ister başka bir ad verilsin, şayet dinde muhkemata dokunulur, sübût ve delâlet açısından kat’î olan nasların hükümleri değiştirilmeye kalkışılırsa dinin aslî hüviyeti bozulur. Ben genellikle bu mânâdaki reform anlayışını “teceddüt” olarak isimlendiriyorum ki bunun içtihat ve tecditle bir alâkası yoktur. Bu, bir çeşit yenilenme fantezisi olarak görülebilir. Zira bunun anlamı, tekellüflü yollara başvurmak suretiyle dine yeni şeyler eklemek, dinde değişiklik yapmaya çalışmaktır.
Ehlince malum olduğu üzere dinde hakkında nas bulunmayan, yoruma açık ve dolayısıyla kıyas ve içtihada havale edilen meseleler vardır. İşin ehli olanlar, yaşadıkları zamanın şartlarını da göz önünde bulundurarak bu tür konularda tercihlerde bulunabilir, yeni yorum ve içtihatlar ortaya koyabilirler. Aynı şekilde müceddit vasfını haiz olan zatlar da yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre dinin ruhunda mündemiç bulunan bazı hususları öne çıkarabilir, dinin yaşanması veya savunulması adına yeni yol ve yöntemler geliştirebilirler.
Mesela İmam Gazzâlî’nin yaşadığı döneme bakıldığında neoplatonizmin İslam dünyasında serbestçe dolaşmaya başladığı, itizalî ve cebrî düşüncelerin ehl-i sünnet akidesini sarstığı, bâtınî inançların Müslümanlar arasında yayılma zemini bulduğu görülür. Bu sebeple İmam Gazzâlî neredeyse bütün himmetini bu akımlarla mücadele etmeye teksif etmiştir. Bu konulara dair kaleme aldığı eserlerde bir taraftan dine sokulmaya çalışılan bâtıl düşüncelere karşı mücadele vermiş, diğer yandan da İslam düşüncesini ve ehl-i sünnet akidesini yeniden sahih bir zemine oturtmuştur.
O, ilmî derinliği itibarıyla öylesine müstesna bir dimağdır ki mücedditliği ulema nezdinde müsellem olduğu gibi eserleri ve fikirleri Batı dünyasında da takdirle karşılanmıştır. Mesela müsteşrik Gibb, İmam Gazzâlî’nin kendisinden sonraki düşünce dünyası üzerinde büyük bir tesir icra ettiğini belirtmiş ve onun hakkındaki takdirlerini açıkça dile getirmiştir.
Daha sonraki asırlarda yaşayan mücedditler de kendi dönemlerinde dinî alanda ortaya çıkan problemlerle mücadele etmiş, çağlarının ortaya çıkardığı meseleler nelerse onlara yoğunlaşmışlardır. Nasıl ki savaşın ve düşmanın durumuna göre izlenen stratejiler, tutulan mevziler, taarruz veya müdafaa için yapılan planlar farklılık arz ediyorsa; İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi zatlar da kendi dönemlerinde dine hangi hizmetin yapılması gerekiyorsa onu yerine getirmişlerdir. İşte bu büyük zatların ortaya koymuş oldukları faaliyetlere “tecdit” diyoruz. Cenab-ı Hak bizleri onlara talebe eylesin ve feyizlerinden mahrum bırakmasın.
Bazılarının benimle ilgili tecdit iddialarına gelince, benim hiçbir zaman böyle bir iddiam olmadı; olması da mümkün değildir. Şahsen ben, bu büyük zatların yanında ancak bir kıtmir olabilirim. Hayatımın hiçbir döneminde bırakın dinde tecdit faaliyetinde bulunmayı, onun tek bir meselesini bile tecdit ettiğim mülahazasına kapılmadım.
Bununla birlikte günümüzde Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden ve bu büyük zatların ortaya koyduğu sabit hakikatlerden hareketle diyalog faaliyetlerinin lüzumuna inandım. Çünkü dünyada sulhu temin etmenin, umumî bir barış tesis etmenin yolu diyalogdan geçmektedir. Esasen başkaları da bu ihtiyacı fark etmiş ve aynı istikamette yürümüşlerdir. Bu itibarla yürütülen diyalog faaliyetlerine “tecdit” demek bir iddia olacağı gibi, bunların teceddüt ya da reformla hiçbir alâkasının bulunmadığını da özellikle belirtmek gerekir.
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi reform; bir şeyin mahiyetiyle oynamak, şeklini değiştirmek ve onu farklı bir kalıp içine sokmak demektir. Oysaki ben, devr-i risaletpenahide ve İslâm’ın ilk asırlarında dinin usulünden füruuna kadar nasıl anlaşılmış, nasıl yorumlanmış ve nasıl yaşanmışsa bütün benliğimle buna bağlı kalmaya çalıştım. İslam’ı hem nazari hem de amelî yönüyle anlama ve yaşama adına usûlüddin ve fıkıh metodolojisi tarafından ortaya konulan ilke ve esasları rehber edindim. Değil dinde reform yapmak, onun tek bir meselesinin tağyire uğramaması için seve seve canımı vermeye razı olurum. Açıkçası şimdiye kadar reformun rüyasını bile gördüğümü hatırlamıyorum. Beraber yol yürüdüğüm kardeşlerimin de bütün ruh u canlarıyla bu mülâhazalara bağlı oldukları kanaatini taşıyorum.
Dinini bilen samimi bir Müslümanın yürüyeceği yol, kendisinden önce yaşamış müceddit ve müçtehitlerin izlediği yoldur. Bizler de Cenab-ı Hakk’ın inayet ve keremiyle hep onların izinde yürümeye gayret ettik. İslam’ın esaslarına bağlı bir Müslümanın, Hristiyan reform hareketlerini örnek alan reformist bir anlayışı benimsemesi düşünülemez. Bu tür eğilimlerin bir kısmı terminolojiyi iyi bilmemekten, bir kısmı dinin aslî kaynaklarına derinlemesine vâkıf olmamaktan, bir kısmı da imanla irtibatlı problemlerden kaynaklanmaktadır.
Evet, bazıları dine, diyanete ve dindara karşı duydukları tepki ve rahatsızlıklarını reform talebi şeklinde dile getirebiliyorlar. Bunlar her ne kadar reform meraklısı kimseler olarak görülse de gerçekte on dört asır önce vazedilmiş kanun ve nizamların bugünün dünyasında geçerliliğini yitirdiği, bunların insanlığın ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği; modern çağda takip edilmesi gereken yegâne yol ve yöntemin akıl, sosyoloji ve pozitif bilimlerin ortaya koyduğu veriler olduğu düşüncesindedirler. Onlar gerçek düşüncelerini açıkça ifade edecek medeni cesareti gösteremedikleri için tıpkı Batı’da kendini gösteren reformistler gibi asıl fikirlerini kamufle ederek, maksatlarını gizleyerek konuşmaktadırlar.
Din, insanları kendi iradeleriyle mutlak hayra sevk eden bir vaz-ı ilâhîdir. Müslüman da bu dinle mütedeyyin olan ve onu temsil etmeye çalışan kimsedir; başka türlü olması da düşünülemez. İtikadı sağlam bir Müslümanın Allah’ın beyanına olan itimadında sarsılma olmaz. O, Allah kelamının tek bir harfinin dahi değişmeden günümüze ulaştığından şüphe etmez ki zaten Kur’ân’ın kendi tasdikiyle hakikat de böyledir. Dolayısıyla değişmemiş bir Kitap üzerinde reform yaparak neyi değiştirecek; hangi hükmü, hangi asla irca edeceksiniz? Eksiği olmayan bir beyana ne ekleyip onu tamamlayacaksınız?
Şayet gerçekten reform yapmak istiyorsak, günümüzde aslî hüviyetine döndürülmesi gereken pek çok husus vardır; himmetimizi onlara yöneltmeliyiz. Mesela toplumdaki iman, muamelat ve ahlâka dair çatlak ve gedikleri tamir etmeli; bilimsel kisveye bürünerek pek çok şüpheye sebep olan yanlışları tashih etmeliyiz. Vahy-i ilâhîye gelince, onda reform yapmaya kalkışmanın haddimiz olmadığını asla unutmamalıyız.
