Günümüz Müslümanlarının asıl derdi ve problemi, iman problemidir. Maalesef imanî meselelerde nazariyatta kalıyor, taklitten öteye geçemiyorlar. Allah’a imanda derinleşemiyor, marifetullaha açılamıyorlar. Evsâf-ı celâliyesi, sıfât-ı sübhâniyesi ve esmâ-i hüsnâsıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında Kur’ânî çerçevede sağlam bir malumata sahip değiller. Bu yüzden Allah’ın varlığına ve birliğine inanılması gerektiği gibi inanamıyorlar. Haşr u neşr, meleklerin varlığı, Cennet ve Cehennem gibi Kur’ân’ın ortaya koyduğu hakikatleri gönülden kabul edemiyor, bunlara Kur’ânî çerçevede tam inanamıyorlar. Kur’ân’da izah edilen gayb âlemleriyle, metafizik varlıklarla ilgili ciddi bir izana sahip değiller.
Ervâh-ı habîsenin veya meleklerin varlığına olan inancımız nazariden öte geçmiyor, tavır ve davranışlarımıza sirayet etmiyor. Mesela Kur’ân, onlarca âyetinde şeytanın hile ve tuzaklarından bahsediyor ve mü’minleri ona karşı ikaz ediyor. Ne var ki çoğu mü’minin onun varlığından haberi yok gibi, hatta bazılarında “Şeytan olsa ne olur, olmasa ne olur. Bana ne şeytandan!” der gibi tuhaf bir düşünce var. Kur’ân-ı Kerim’in kemal-i hassasiyetle üzerinde durduğu bu azılı düşmana karşı bu denli alakasız kalmak bir çeşit iman zaafıdır. Mü’minin yapması gereken şey, Kur’ân’ın talim buyurduğu üzere her daim şeytandan, şeytanın dürtülerinden, vesveselerinden, oyunlarından, yönlendirmelerinden Allah’a sığınmak ve ona karşı teyakkuz içinde yaşamaktır.
Allah’ı en iyi bilen o zatın (sallallahu aleyhi vesellem) ümmeti olarak ne acıdır ki biz Cenab-ı Hakk’ı isim ve sıfatlarıyla tanımıyor, O’nun gizli açık her şeyi bildiğini, kalblerin künhüne vâkıf olduğunu unutuyor, her an O’nun huzurunda bulunduğumuz şuuruyla bir hayat yaşamıyoruz. İhsan şuuruna ulaşan bir insan, Zât-ı Ulûhiyetin mevcudiyeti karşısında farklılaşır, kendisine çeki düzen verir, laubali davranışlardan uzak durur. Allah inancı, mimiklerinden ses tonuna, bakışından dudaklarının hareketine kadar onun bütün tavır ve davranışlarına akseder. Ebu Musa el-Eş’arî, karanlık bir gecede banyo yaparken dahi belimi doğrultacak olsam utancımdan iki büklüm oluyorum, der. Bunlar, nazarî ve taklidî bir imanla olacak şeyler değildir. Tabiata mâl edilmemiş bir iman, insanın davranışlarını yönlendirmeye yetmez. Böyle bir iman, insanı Cennet’e götürmeye de yetmeyebilir.
Asıl olan, görünme değil, olmadır; konuşma değil, yaşamadır. İmana dair konuları derinlikleriyle bilebilir ve en güzel şekilde anlatabilirsiniz. Bu konuda kitaplar telif edebilirsiniz. Fakat bir mü’min olarak anlattıklarınızı, yazdıklarınızı içinize sindirememiş, tam kabullenmemiş, aksine ihtimal vermeyecek şekilde onlara iman etmemiş ve tabiatınızın bir derinliği hâline getirmemişseniz taklitten tahkike ulaşamamışsınız demektir. Mutlak zikir kemaline masruftur. Dolayısıyla Kur’ân’ın bizden istediği iman, tahkiki imandır. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez; O, taklidî imana sahip insanları da Cennetine alabilir, cemaliyle müşerref kılabilir. Ekseriyet itibariyle kelam ulemasının bu konudaki görüşü bu istikamettedir. Ne var ki bizler şahsımız adına nazarî ve taklidî bir imanı yeterli göremeyiz, görmemeliyiz. Hazreti Bediüzzaman’ın Âyetü’l-kübrâ risalesinde anlattığı doyma bilmeyen yolcu gibi âfâk ve enfüs üzerinde yapacağımız tefekkürle imanımızı, marifetimizi sürekli beslemeli, onu salih amellerle desteklemeliyiz.
İman, amelle güçlendiği gibi, amel de imana dayanınca gerçek kıymetini bulur. İmanı bir binanın temeline, blokajına benzetebiliriz. Eğer o çok sağlam olursa, üzerine bina edilen şeyler de sağlam olur. Güçlü bir iman, insanı amele sevk eder, yapılan amelleri güzelleştirir.
Bu açıdan bizim her zaman öncelikli derdimiz, birinci hedefimiz iman olmalıdır. Başta kendimizin, sonra da çevremizdeki insanların imanda derinleşmesi, imanın zevkini tatması, onun heyecanıyla yaşaması adına elimizden geleni yapmalıyız. Sahabe-i kiram gibi bizler de bir araya geldiğimizde birbirimize, “Hele gel şöyle bir saat iman edelim.” demeliyiz. İmanımızı her gün yeni baştan bir kere daha gözden geçirmeli, onun sağlam bir zemine oturup oturmadığını kontrol etmeliyiz. Gerçi iman, başlangıç itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın insanın kalbinde yaktığı bir meşaledir. Fakat insan her defasında bu meşalenin nurunu neşredip etmediğine, yolunu aydınlatıp aydınlatmadığına bakmalı ve onun ışığını güçlendirmeye çalışmalıdır. Yoksa muhalif esen rüzgârlar karşısında savrulabilir, hatta dayanamayıp yıkılabilir.
Grek rasyonalizmini İslâm dünyasına sokan Mutezile, dinî meselelerin nazariyatıyla çok uğraşmasına rağmen maalesef amelde yaya kalmış, kalbî hayatta derinleşememiş, ibadet ü taatin insana kazandıracağı şeyleri layıkıyla bilememişlerdir. Mutezilenin günümüzdeki çağdaş takipçileri de aynı yolda yürüyorlar. Teoloji eğitimi görseler ve raflar dolusu kitaplar yazsalar, dinî meselelerin edebiyatını yapsalar da amel ve tatbikte çok yüzeysel kalıyorlar. Belki Kur’ân ve Sünnet’e dair çok şey biliyorlar. Dinî kavramların tarifini ve izahını güzel yapıyor, dine ait meselelere farklı açılımlar getiriyor, bilgilerini sistematize ediyor, başkalarına naklediyorlar. Fakat anlattıkları şeyleri içselleştiremedikleri, tabiatlarına mâl edemedikleri için hep nazaride kalıyorlar. Ne Cennetin baş döndürücü güzelliklerini vicdanlarında duyabiliyor ne de Cehennemin korkutucu azabı karşısında ürperti duyuyorlar.
Dini tabiata mâl etme ve yaşama konusunda önde gidenler sofiler olmuşlardır. Onlar dine ait meseleleri kalbî ve ruhî hayat seviyesinde derinlemesine duyup hissetmişlerdir. Akıllarının yanında kalblerini ve ruhlarını da işletmesini bilmiş, böylece ulaşılması gereken hedeflere ulaşmışlardır. Asıl hedeflenmesi gereken de ameldir, pratiktir. Amele dönüşmeyen nazarî bilgilerin çok da önemi yoktur. Eğer insan dine ait meseleleri konuşacaksa sadece nazarî bilgilerini nakletmekle iktifa etmemeli, asıl iç dünyasına tercüman olmalı, duyup hissettiklerini, yaşayıp tatbik ettiklerini anlatmalıdır. Sözlerin muhataplar nazarında tesirli ve inandırıcı olması da buna bağlıdır.
İmanda asıl olan, onun, tabiatın bir buudu, bir derinliği hâline gelmesidir. Bu takdirde insan, farkına varmasa bile, imana muhalif davranışlar karşısında tabii olarak refleks gösterir. Bunu vücuda giren mikroplara karşı bağışıklık sisteminin tepki vermesine benzetebiliriz. Hatta böyle bir kişi, kirli düşüncelerin hayal ve tasavvur dünyasına ilişmesine bile müsaade etmez. Onun zihin dünyasını süsleyen, hayallerine misafir olan düşünceler bellidir. Şayet tefekkür âlemine muhalif yabancı bir fikir oraya girecek olsa, hava sahasının ihlâl edildiğini düşünür ve bunlara karşı gayr-i iradî hemen tepkisini ortaya koyar. İman adına böyle bir seviye ihraz edilinceye kadar insan gafletten tam kurtulamayacağı için şeytan onun namazından, niyazından amellerinden bazı şeyleri çalabilir.
Özetle, günümüzün asıl problemi, iman problemidir. Genel tabloya bakılacak olursa maalesef çoklarının imanının, yıkılmaya yüz tutmuş binalar gibi olduğu görülebilir. Demek ki imanın öneminin, kıymetinin farkında değiller. Oysaki Bediüzzaman’ın ifadesiyle kâinattaki en büyük hakikat imandır. Biz, imanımız sayesinde Cennet’le, rızayla, rıdvanla müşerref olacağız. Öyleyse her şeyden daha çok onun üzerine titrememiz, en güçlü fırtınalar karşısında bile dimdik ayakta durabilmesi için iman binasını takviye etmemiz, güçlendirmemiz gerekmez mi?
