İMAN VE IZDIRAP

Herkul | . | KIRIK TESTI

Dertsizlik kadar insanın başına dolanmış büyük dert yoktur. Izdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş Allah belası bir güve bilmiyorum. Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki; iman etmeyen, sırat-ı müstakimden sapan, haşin ve hırçın insanların perişan hâllerini kendi derdimiz gibi içimizde duyabilelim.

Yanlış anlaşılmasın! Bunun manası, gidin ve sun’î olarak kendinizi, ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir. Bilakis ben, iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı, bütün insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum. Kastettiğim ızdırap, dünyevî acı, kayıp ve mahrûmiyetlerden hâsıl olan ızdırap değil; kalbin gölgesinde ve ruh enginliğinde bir hayat yaşamaktan hâsıl olan ızdıraptır.

Evet, ben ızdıraplı bir insan olayım diyerek ızdırap sahibi olunmaz. Bu, kendi başına hedef haline getirilecek ve talep edilecek bir mesele değildir. Bilakis inanmaya bağlıdır, imanın tabii bir neticesidir. Öteki âlemin bizim için ifade ettiği mananın önemini kavramakla alakalıdır. Allah’la irtibatı güçlü olan, imanda yakîne ulaşan bir insan, bütün mahlûkata karşı öyle bir şefkat besler ki, suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile kalbi tir tir titrer. Ayağının altında kalıp ölen bir böcek karşısında, tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı hisseder. Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişâf etmiş bir mü’minin, insanların Cehennem’e yuvarlanmaları karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.

İman zaafı yaşayan, pamuk ipliğiyle Allah’a bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık yaşayan insanların bunu anlaması çok zordur. Bu tür kişiler kurtulamazlar mı? Elbette kurtulabilirler. Allah, bizim gibi taklidî imanın pençesinden kurtulamamış dertsiz ve ızdırapsız nicelerini Cennet’e koyabilir. Bu başka bir meseledir. Biz, insan-ı kâmil olmaktan, imanda tahkîke ulaşmaktan ve ızdırabın yolunun da bu olmasından bahsediyoruz. İşte bu yönüyle ızdırap, Allah’a yürekten inanmışlığın tezahürüdür, hâlisane bir duruşun ifadesidir.

Bazen olur ki ızdırap, belli bir seviyenin insanları için ayn-ı lezzet hâline gelir, kişi, çektiği ızdıraptan rûhî ve manevi bir haz alır. Fakat bir mü’minin hayatını böyle bir lezzete bağlı götürmemesi gerekir. Bediüzzaman Hazretleri, iman-ı billah, ma’rifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî şeklinde bir sıralamadan bahsediyor. Zahiren bakıldığında zevk-i ruhaninin ulaşılması gereken bir hedef olarak gösterildiği gibi bir anlayış olabilir. Oysa ki, insan, belirli bir seviyeden sonra havass-ı zâhire ve bâtınesinde ruhî bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke bağlamamalıdır. İman, ubudiyet, ma’rifet ve muhabbetin Allah’ın hakkı; bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları hiçbir şekilde maddi-manevi bir karşılığa bağlamamalıdır. Zira bu, Allah’a karşı hak iddiasında bulunma manasına gelebilir, dolayısıyla hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.

Sahabeyi, durup dinlenmeden Allah yolunda koşturan, onların bu dert ve ızdıraplarıydı, i’lâ-i kelimetullah mülâhazalarıydı. Ebû Eyyüb el-Ensârî hazretleri, ızdırapsızlık ve çilesizliğin bir nevi ölüm olduğunu bildiği için yaşına başına bakmadan İstanbul önlerine kadar gelmişti. Daha başkaları da kendilerini bineklerinin üzerine bağlatmış ve öyle cihada çıkmışlardı. Çünkü onlar, Rabbilerinin adını âleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi. O’ndan tevârüs ettikleri anlayış ve felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı. Böyle bir yolda katlanacakları meşakkatlerin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde geri döneceğine inanmışlardı. Çok iyi inanmış, işin hakikatini çok hızlı kavramış, Kur’ân ve Sünnet’in mesajlarının arka planına açılmış, Allah’a aşk u iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve ötelere açık yaşamışlardı.

Biz de Kur’ân okuyoruz, kitaplar mütalâa ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz. Muhtemelen sahabe, kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, “Allah’ı bilmek için bu kadar güft ü gûya ne lüzum var!” derlerdi. Çok sağlam inanmışlardı. Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi. Dünyanın hiçbir döneminde ümmîlikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez. Cahiliyeden çıkmış insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında yerlerini aldıktan sonra, kendilerini bulmuş, kendilerini duymuş, kendilerini doğru okumuş, marifet ve muhabbet adına amûdî bir yükseliş yaşamış, öbür âlemleri net görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Günümüzde onların yaşadıkları hayatın öşrünü bile yaşayamadığımız için, ne onların duyduğu dert ve ızdırabı, ne de o zevk-i ruhâniyi takdir edebiliyoruz.

Bizde gevezelik ve ukalalık çok fazla! İş konuşmaya geldiğinde eşimizi dengimizi göstermek çok zor. Demagojiyle ikna edemeyeceğimiz insan yok. Fakat çoğu defa kendimizi anlatıyoruz. Sahabe bizim bu halimizi görseydi, “Allah Allah! Bu insanlar ne konuşuyorlar böyle! Bu meseleleri bu kadar uzatmanın ne lüzumu var! Allah bes, baki heves!” der ve halimize şaşırırlardı. İlle de onlarla kendimizi mukayese edeceksek şöyle diyebiliriz; bir tarafta tabanın tali’siz insanları, diğer yanda tavanın mümtaz sîmâları.

Allah’ın rahmetinden ümidim çok fazla olduğu için, kendimin bile Cennet’e gireceği ümidiyle yaşıyorum. Kendi hakkımda böyle bir ümit beslediğime göre, başkaları hakkında hayli hayli böyle düşünüyor ve “Yapılan amellerin keyfiyetine göre açılan Cennet’in sekiz kapısı var, birinden giremezsek belki öbür kapıdan gireriz.” diyorum. Fakat bu hâlimizle bizi oraya koyarlar mı, koymazlar mı bundan o kadar emin değilim.

Kimse hakkında ta’n u teşnîde bulunmaya hakkımız yok. Herkes kendi hâline bakmalıdır. Hayatımda kaç defa ümmet-i Muhammed’in derdi için gece başımı seccadeye koyup bir saat ağladım? İnsanları imanla buluşturma adına nasıl bir cehd ü gayret içindeyim?… Herkes kendine bu tür sorular sorup insanlığını bunlarla tartabilir. Mübalâğa yapmıyorum! Zira bir kişinin imanının kemâli, mahlûkata şefkati ölçüsündedir. Bir insanın, başkalarını Allah’la buluşturma, onlara Efendimiz’i tanıtma konusundaki azmi, kararlılığı, cehdi, heyecanı ve ızdırabı ne kadar derinse, insanlığı da o kadar derin demektir. Erbâb-ı basiret size baktığı zaman bu zaviyeden bir değer atfeder. Siz kendinizi nasıl gösterirseniz gösterin, ne tür başarılara imza atarsanız atın, kaç tane okul açarsanız açın, asıl kâmet-i kıymetinizi belirleyecek faktör imanınızdır, Allah’la münasebetinizdir ve bunlara bağlı olarak ortaya koyduğunuz mahlûkât hakkındaki şefkatiniz, ızdırabınız, derdiniz ve heyecanlarınızdır.

Kur’ân, Efendimiz’in (aleyhissalâtu ve’s-selâm) ümmeti hakkındaki ızdırabını, “Bu söze inanmıyorlar diye arkalarından bakıp neredeyse kendini helâk edeceksin!” (Kehf sûresi, 18/6) sözleriyle ifade ediyor. Aynı şekilde O, “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işaretle, “Hûd suresi saçımı ağarttı.” (Tirmizî, tefsîru sûre 56 (6)) buyuruyor. Eğer Asr-ı Saadet’te ciddi bir açılım yaşanmışsa, bunun arkasında başta Allah Resûlü’nün, sonrasında da adım adım O’nu takip eden sahabe-i kiramın derdi, ızdırabı, Müslümanlığı doğru olarak yaşamaları vardı.

Bu sebepledir ki bir insanın Allah’la irtibatı, imanı, ma’rifeti, insanlığa yüce hakikatleri duyurma istikametindeki heyecanı, çektiği dert ve ızdırabı ne kadarsa, çevresinde meydana getireceği etki ve vesile olacağı açılım da o kadar olacaktır. En nihayetinde mesele gidiyor ve iman-ı kâmile, ihlâs-ı etemme, yakîn-i tâmma, marifet ve muhabbetteki derinliğe, aşk u iştiyaktaki samimiyete dayanıyor. Şayet siz bu alanlarda derinleşirseniz, meydana getireceğiniz dalgalanmalar da o ölçüde büyük olur ve dünyanın dört bir yanına ulaşır.

***

Not: Bu yazı, 22 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Tags: ,