Çocukların Eğitimi ve Hizmet Dengesi

Soru: Günümüzde iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş anne babalar, yoğunluklarından ötürü çocuklarının eğitim ve terbiyesine yeterince zaman ayıramadıklarından şikâyet ediyorlar. Bu konuda denge nasıl sağlanmalıdır?

Cevap: Bilindiği üzere İslâm’daki hükümler farz, vacip, müstehap, mübah, mekruh, haram gibi kısımlara ayrılır. Bir Müslümanın bunların hepsine saygılı olması ve gereğine göre amel etmesi gerekir. Mesela namaz kılmak farz bir ibadet olduğu için iman eden bir insanın bunda tembellik yapması söz konusu olamaz. Aynı şekilde hacca gitmek de farzdır; şartlarını taşıyan her Müslümanın mutlaka bu vazifeyi eda etmesi gerekir. Aksi takdirde günaha girer ve Allah katında mesul olur. İ’lâ-i kelimetullah vazifesi ise farz-ı kifâye görülmüştür. Bunun anlamı şudur: Bir kısım Müslümanlar bu vazifeyi yerine getirirlerse diğerlerinin sorumluluğu kalkar. Fakat hiç kimse bu vazifeyi yerine getirmezse bütün Müslümanlar mesul olurlar.

Öncelikli Vazife

Dinin ihmale uğrayan meselelerine öncelik verilmesi, onların yeniden ayağa kaldırılması müminler açısından başta gelen dinî sorumluluklardandır. Bu nedenle müçtehid ve mücedditler yaşadıkları dönemlerde bu türden hususlara daha fazla ağırlık vermiş, onları ön sıraya koymuş ve daha fazla tahşidatta bulunmuşlardır. Bediüzzaman Hazretleri de kendi döneminde i’lâ-i kelimetullah vazifesinin ihmale uğradığını görmüş ve bunun yerine getirilmesinin Müslümanlar açısından farzlar üstü bir farz olduğunu ifade etmiştir. Günümüzde de nâm-ı celîl-i İlâhî’nin etrâf-ı âleme duyurulması, İslâm’a ait güzelliklerin bilinip anlaşılması noktasında ciddi eksiklik bulunduğu için, herkesin bu hedef doğrultusunda harekete geçmesine ve bu konuda devam eden umumî ve müspet faaliyetlerin artırılarak devam ettirilmesine ihtiyaç var demektir.

Bir işin hükmü ne ise onu yerine getirmeye vesile olan şeylerin hükmü de aynıdır. Söz gelimi bir farzı yerine getirmek için nelerin olması şartsa, onlar yapılmadan o farzın gerçekleşmesi mümkün değilse, o şeyler de farz hükmünü alır. Mesela abdest namazın şartıdır; abdest olmadan namaz kılınmaz. Dolayısıyla namaz nasıl farzsa abdest de farz olur. Aynı şekilde savaşmanın kendi başına istenilen ve tasvip edilen bir fiil olmadığı aşikârdır. Ne var ki canın, malın, ırzın, vatanın, bağımsızlığın korunması savaşmaya bağlıysa, bu durumda bu değerleri korumak farz olduğu için İslam’ın öngördüğü kurallar çerçevesinde savaşmak da farz hâline gelir. Hadis-i şeriflerde de ifade edildiği üzere, namaz kılmak üzere camiye giden bir kimsenin attığı adımların her biri ona sevap kazandırır. Yani bir kısım fiiller vardır ki bunlar haddizatında din açısından maksudun bizzat değildir, yani din onların yapılmasını doğrudan emretmez. Fakat onlar bir vacibin veya farzın yapılmasını sağlıyorlarsa vacip ve farz olan fiillerle aynı hükmü alırlar. Dolayısıyla i’lâ-i kelimetullah hedefine matuf olarak kurulan sistemlere, yapılan organizasyonlara, ortaya konulan cehd ü gayretlere de bu gözle bakılmalıdır. Bunlar mubah fiiller olsa bile, dinimizin, değerlerimizin tanınmasına ve sevilmesine vesile oluyorlarsa insana farz sevabı kazandırırlar.

Sorumluluklarının farkında olan adanmış gönüller kadınıyla erkeğiyle günümüz şartlarına göre farklı yol ve usuller kullanmak suretiyle böyle ulvî bir vazifeyi eda etmeye çalışıyorlar. Geçmişten tevarüs ettikleri müktesebatlarından, ruh ve mana kökleriyle alâkalı değerlerinden bütün insanlığın istifade etmesini istiyorlar. Bütün kulaklarda, bütün kalblerde “La ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” hakikatinin yankılanmasını arzu ediyorlar. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesine hizmet edecek her türlü vesileyi değerlendirmek istiyorlar. Kafa kafaya verip istişareler yapıyor, himmetlerini bir araya getiriyor, devrin şartlarına uygun stratejiler üretiyor, kalbleri telif etmeye çalışıyor, cehaletle mücadele ediyorlar. Belki bu gibi faaliyetlerin bizatihi kendileri i’lâ-i kelimetullah olarak görülmeyebilir. Fakat bu yolda atılması gereken adımlar olduğu için kişiye aynı sevabı kazandıracaktır. Dolayısıyla bu tür vazifelerin hiçbiri ihmale uğramamalı, hafife alınmamalıdır.

Çocuklarla İmtihanımız ve Sorumluluklarımız

Bütün bunlar yapılırken ihmal edilmemesi gereken başka bir vazife daha vardır; o da Allah’ın bizim uhdemize verdiği çocuklarımızın bakım-görüm-gözetimi, en güzel şekilde yetiştirilmesi, ahlâk-ı âliye-i İslâmiye üzere terbiye edilmesidir.

Kur’ân-ı Kerim, evlâd ü iyâli “fitne” olarak isimlendirir. Bunu yanlış anlamamalı. Burada geçen fitnenin anlamı şudur: İnsan bunlarla kazanabilir de kaybedebilir de. Allah insanı eşiyle de çoluk çocuğuyla da imtihan eder. Şayet eşinizle iyi geçinir, karşılıklı sevgi-saygı çerçevesinde bir münasebet geliştirir, onunla himmetlerinizi bir araya getirip yuvanızı bir cennet köşesine çevirirseniz.. çocuklarınızı İslâm terbiyesiyle yetiştirir ve “Müslüman bir yuva demek ki böyle oluyormuş!” dedirtebilirseniz imtihanı kazanmış olursunuz.

Kur’ân-ı Kerim, ahirete ait bir tabloyu şöyle resmeder: “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar.” (Abese sûresi, 80/34-36) Ahiret öyle çetin bir gün ki eşler birbirinden, anne baba evlâtlarından, evlâtlar anne babalarından kaçacak. Hele bu dünyada yapılması gereken vazifeler yapılmamış, sorumluluklar yerine getirilmemişse iş çok daha çetin olacak. Mesela çocukların iyi birer insan olarak yetişmeleri, iyi bir terbiye almaları için gayret edilmemişse.. onların istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirilmemiş, topluma yararlı birer fert hâline getirilmemiş ve din-i mübin-i İslâm’ın hizmetkârı kılınmamışsa.. öyle olmak şöyle dursun, her şey olmaya açık bu yavrular güzel bir terbiyeden geçirilmeden toplumun içine salınmış ve onlar da hem kendileri hem de diğer insanlar için belâ olmuşlarsa… İşte böyle bir durumda çocuk ahirette annesini, babasını kovalayacak, onlara bu ihmallerinin hesabını soracaktır. Şayet evlât anne-babanın haklarını yerine getirmediyse bu sefer de anne-babası onu kovalayacaktır.

Eğer ne sokak ne mektep ne cami ne de bulundukları daha başka ortamlar çocuklara bir ruh vermiyor, onları din ve diyanetleri, dünya ve ahiretleri adına sahip olmaları gereken donanıma ulaştırmıyorsa tıpkı i’lâ-i kelimetullah vazifesinde olduğu gibi çocuk eğitimi de anne-babalar için çok çok daha önemli bir farz-ı ayn hâline gelir. Çünkü mutlaka yerine getirilmesi gereken bu mühim vazife, bütünüyle onların üzerine kalmış olur. Bu durumda anne-babanın el ele vererek çocuklarının en güzel şekilde yetişmesi için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaları gerekir. Bunun ihmal edilmesi durumunda evin de toplumun da sarsıntı yaşaması söz konusudur. Zira yuva toplumun bir molekülüdür. Moleküller bozulursa toplum da bozulur. Hz. Pîr’in yaklaşımıyla, parçaları günahlardan oluşan bir toplumun sıhhatli olması mümkün değildir. Bu açıdan, nasıl ki insanlar Allah’la buluşturulduğunda, kalblere bir yasakçı konulduğunda sağlam bir toplum yapısı meydana gelirse, yuvamızdaki çocukları hakiki insanlık seviyesine yükselttiğimizde de aynı netice hâsıl olacak, aksi takdirde hanelerimiz gibi cemiyet de çöküş yaşayacaktır.

Bu itibarladır ki bizler bir taraftan hizmet adına üzerimize terettüp eden vazifeleri yerine getirirken diğer yandan mutlaka ailemize ve çocuklarımıza zaman ayırmalıyız. Özellikle şuuraltı beslenme dönemlerinde çocuklarla yakından ilgilenmeli, manevi beslenmelerine dikkat etmeliyiz. Zira şuuraltı müktesebatı insanı derin sularda boğulmaktan kurtaran bir simit veya onu bataklıktan çekip çıkaran bir urgan gibidir. Çocuklar büyüdükçe belli programlara ve aktivitelere dahil edilmeli ki bizim gördüğümüz, etkisinde kaldığımız, heyecan duyduğumuz şeyler onlar üzerinde de tesir icra edebilsin.

Öte yandan aile büyüklerinin tavır ve davranışlarının çocuklar üzerinde derin bir tesiri olduğunu unutmamalı. Her birerlerimiz gücümüz yettiğince onlara örnek olabilecek bir hayat yaşamalıyız. Şahsen küçüklüğümden itibaren hocalardan, büyüklerden çok sözler işittim. Fakat bana onlardan daha çok tesir edenin; büyük annemin, yanında Allah’ın adı anıldığında döktüğü göz yaşları, dedemin gecenin bir vaktinde kalkıp uzun uzun kıldığı namazlar olduğunu söyleyebilirim. Bu açıdan anne babaların, aile fertlerinin kendisine dayanabileceği, kendisinden güç alabileceği böyle bir rükn-ü şedid (sağlam bir sütun) olması çok önemlidir. Şimdi aileler küçüldü, onları evde bulmak zor. Her anne-baba çocukların rehberliği adına o büyüklerin rolünü de üstlenmelidir.

Mesai Tanzimi

İnsanın hem topluma hem de aile fertlerine karşı vazifelerini aksatmadan yerine getirmesi iyi bir mesai tanzimine bağlıdır. Bir heyeti oluşturan fertler işleri aralarında çok iyi taksim eder ve birbirlerine yardımcı olurlarsa zaman ve enerji israfına yer verilmemiş olur. Bu sayede herkes zamanını çok verimli bir şekilde değerlendirme imkânına sahip olur. Böylece kendisiyle, ailesiyle, işiyle, hizmetiyle… ilgili üzerine terettüp eden işleri zorlanmadan ve hiçbirinin hakkını diğerine yedirmeden yerine getirebilir.

Zannediyorum bizim asıl problemimiz, zamanın iyi tanzim edilememesi ve yapılması gereken işlerin iyi taksim edilememesi. Hizmet adına yaptığımız vazifelerden dolayı çocukların veya yuvayla meşgul olduğumuzdan dolayı hizmetlerimizin ihmali söz konusu değil. Bilakis zamanımızı israf ettiğimizden, mesaimizi verimli kullanamadığımızdan bazen hizmeti bazen de yuvayı ihmal ediyoruz. Mesela bazı önemli toplantı ve görüşmelerde konuşulacak konularla alakalı mülâhazalarımızı önceden kaydetme, fikirlerimizi hazırlıklı ve plânlı bir şekilde sunma varken, meseleyi irticalinin esnekliğine bırakıyor ve gereksiz yere sözü uzattıkça uzatıyoruz. Bu yüzden arz etmeye çalıştığımız meseleler bazen düşünce dağınıklığımıza, bazen ifade özürlülüğümüze, bazen de his ve heyecanlarımıza takılıyor. Hatta bazen maksadımızı tam ifade edemediğimizden veya kelimeleri doğru seçemediğimizden lafı birilerine dokunduruyoruz. Orada kırılmalar, gücenmeler oluyor. Derken karşılıklı münakaşalar başlıyor, fasit bir daire içine giriliyor, laf lafı doğuruyor ve iş büyüyüp gidiyor. Eğer her işimizde iktisadı gözetir, ekonomik olmaya çalışırsak Allah’ın izni ve inayetiyle sorumluluk alanımıza giren işler içinde ihmal edilen bir şey kalmaz.

Hülâsa edecek olursak, ne i’lâ-i kelimetullah vazifesi ihmale uğramalı ne de Cenab-ı Hakk’ın bizlere emanet ettiği eşimizin, yavrularımızın üzerimizdeki hakları ihmal edilmeli. Bunların ikisinin de ihmale tahammülü yoktur. Her biri kendi çapında üzerimize terettüp eden önemli birer sorumluluktur. Bunlardan biri diğerine tercih edilmemeli, birinin hakkı diğerine yedirilmemelidir.