Cebri Lütufları Sezme

Cenab-ı Hakk’ın lütufları bazen iradî davranışlarımıza terettüp eder, bazen de bizim irademizin dışında cebr-i lütfî şeklinde gelir. Mesela, siz cebrî olarak bir yere sevk edilirsiniz. Sevk edildiğiniz yolda yürümekte zorlanırsınız. Başta irade ve ihtiyarınız öyle olmamasına rağmen, sonradan bazı şeyleri yapmak mecburiyetinde kalırsınız. Ne var ki çok daha sonra dönüp hâdiseleri analiz ettiğinizde, sizin bir planınız olmadan, yaşadıklarınızda büyük hayırlar olduğunu görürsünüz. Bu tür lütuflar, işin başında sezilemeyebilir. Böyle bir hali, yer yer büyük zatlar dahi yaşayabilir.  Bu herkeste görülebilecek bir durumdur.

İnsan bazen öyle felaketlerle karşılaşır, feleğin paletleri altında öyle ezilir ki hayatı alt üst olur. Yaşadığı acı ve ızdıraplar onda şok tesiri meydana getirebilir ve bu yüzden onlara terettüp eden eltâf-ı ilâhiyeyi ilk planda göremeyebilir. Ancak yaşadığı şoku atlatmaya, başına gelen olayları önüyle arkasıyla tetkik etmeye ve hâdiseleri bütüncül olarak değerlendirmeye başladığında, yaşadığı zorluklara bağlı olarak gelen lütufları fark etmeye başlar.

Kendi yaşadığım, maruz kaldığım bir örnek vereyim. Mesela, eskiden, üç-dört sene görev yaptığım Kestanepazarı Kur’ân Kursu’nda bulunmama tahammül edemeyen bazı kimseler oldu. Bana büyük zorluklar çıkardılar ve nihayetinde oradan ayrılmam için ellerinden geleni yaptılar. Oysaki orası eğitim ve terbiye açısından benim için çok önemliydi. İlk göz ağrısı gibi bir yerdi. Gönlüm oraya çok bağlanmıştı. Talebelerle meşgul olmak, onlara ders anlatmak bana çok zevkli geliyordu. Yaşları küçük olmasına rağmen onlara değer atfediyor, onların yetişmesi adına özel ilgileniyordum. Gel gör ki bu kadarını bile çekemeyenler olmuş,  hazmedememişler. Neticede derin bir hüzün ve hicranla oradan ayrılmak zorunda kaldım. Maalesef, haset, insana bazen küfrün bile yaptıramadığı kötülükleri yaptırıyor. Nitekim günümüzde de bunun çokça örneğini görmekteyiz.

İfade ettiğim gibi, işin başında, Kestanepazarı’ndan ayrılmak bana çok zor gelmişti, çok dokunmuştu. Uzun bir süre bunu yüreğimde bir sızı şeklinde hissettim. Fakat daha sonra açılan müesseselerle, çok daha fazla talebeye ulaşıldı ve yapılan hizmetler çok daha geniş bir dairede verilmeye başlandı. Şayet Kestanepazarı’nda kalsaydım, yapılan şeyler oldukça dar ve sınırlı bir alana münhasır kalacaktı. Benim hissiyatım orada kalma istikametinde olsa da, Cenab-ı Hakk’ın muradı başkaydı. Ve oradan ayrılmam benim için bir yönüyle cebr-i lütfî olmuştu. Evet, Kur’ân’ın ifadesiyle, bazen hoşlanmadığımız hadiselerde Cenab-ı Hak bildiğimiz-bilmediğimiz hayırlar yaratabilir (Bakara sûresi, 2/216). Kim bilir, günümüzde yaşanan elim hâdiseler de bağrında ne büyük lütuflar gizliyordur!

Gerçi bizler başımıza gelen bütün belâ ve musibetlere imtihan gözüyle bakarız. Bunların, daha önce lütfedilen nimet ve imkânların rantabl değerlendirilememesi, konumun hakkının verilememesi, tevhid-i hakikiye ulaşılamaması gibi, bir kısım hata ve kusurlarımızdan dolayı gelen, şefkat tokatları olabileceğini de nazardan dûr etmeyiz. Bu yüzden kendimizi ciddi bir muhasebeye tâbi tutar, bir kere daha samimi bir kalble Allah’a yönelir, hatalarımızdan ötürü tevbe ve istiğfar ederiz.

Bunun yanında, yaşanan olumsuz hâdiselerin birer cebr-i lütfi olabileceğini de hatırdan çıkarmayız. O olumsuz hadiseleri, sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz ve imtihanın hakkını verebildiğimiz takdirde, bizi olduğumuz yerden daha güzel bir yere taşıyacağını Allah’tan ümit ederiz. Yaşadığımız zorluklara, bir ırmağın bir tarafından diğer tarafına geçme, bir tepeyi aşma, engebeli bir yolu kat etme veya bir köprüyü geçme olarak bakarız. Bunu yaparken de Allah’ın lütuflarını intizar ederiz. Hâdiseler sıcaklığını korurken belki bunların farkına varamayabiliriz. Ama, yaşanan sıkıntılar nihayete erdikten sonra, dönüp geriye baktığınızda, elde edilen kazanımları daha iyi görecek, yaşananların mana ve hikmetlerini daha iyi kavrayacaksınız. Allah’ın sizi, iradeniz dışında dünyanın dört bir yanına dağıtmasının, sizin sesinizi cihana duyurmasının, nasıl bir cebr-i lütfî olduğunu anlayacak ve Allah’a şükredeceksiniz.

Evet, bizim bir Müslüman olarak Kur’ân ve Sünnet’in hakikatlerini cihana duyurma, onlarla gerçek varlığa erecek hüşyar gönüller arama, seleflerimizden tevarüs ettiğimiz güzel değerleri başkalarıyla paylaşma gibi önemli bir vazifemiz var. Şayet bizlerin iradi olarak bu vazifeyi yerine getirme noktasında ihmallerimiz olursa-olduysa, Allah cebrî olarak bizi böyle bir yola sevk eder ve bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçar; hem de mağdur ve mazlumlar olarak. Siz de, yaşadığınız mağduriyet ve mazlumiyetleri anlatmak suretiyle nazarları üzerinize çeker, başkalarının re’fet ve şefkat duygularını harekete geçirirsiniz. Normal şartlarda kurmanız zor olan dostluklar kurarsınız.

Şimdiye kadar bunun çok sayıda örneğini gördük. Farklı dinlerden, farklı milletlerden, farklı kültürlerden insanlar, kendilerine sığınan mazlumlara kol kanat gerdiler. Hem onların yaşadıkları acılara ortak oldular, hem de yeni hicret diyarlarında tutunabilmeleri için, onlara yol gösterdiler, destek verdiler. Hatta evlerinin bir köşesini onlarla paylaşanlar oldu. Zira, Allah insanı kerim yaratmıştır. Yaratılışındaki kerametin farkında olan ve de ona göre bir hayat yaşayan insan, insanlık dışı muamelelere maruz kalan kimselere sinesini açacaktır. Zorla ülkesinden-vatanından koparılan, bütün sevdiklerini-maddi-manevi birikimlerini geride bırakıp hicret eden kimselere karşı, şefkat duyacak ve yardımcı olacaktır. Dolayısıyla, yaşanan mağduriyetler iyi anlatıldığı ve iyi değerlendirildiği takdirde, hiç umulmadık kapılar açabilir, dostluklar kurabilir, yeni diyalog imkânları oluşturabilir ki bunlar da işin başında hesap edemediğimiz ilâhî lütuflardır.

Fıtrî olarak, tabiî seyrinde bu tür ilişkilerin kurulması çok önemlidir. Başlangıçta atılan bu tür küçük adımlar, neticede büyük kazanımları beraberinde getirebilir. Zira bütün bunlar başkalarına, ruh dünyamız itibarıyla, bizi temaşa etme imkânları verecektir. Şayet bizler de hâl ve temsilin gücünü iyi kullanabilirsek, zamanla Müslümanlara karşı mevcut önyargılar kırılacak, kalblerdeki düşmanca duygular izale olacaktır ki, bunların hepsi önemli birer adımdır. Şayet kurulan ilişkiler seviyeli bir şekilde devam ettirilebilir, dostluklar kalıcı hâle getirilebilirse, aradaki perdeler-duvarlar yavaş yavaş ortadan kalkacak, herkes birbirini kendi ağzından, kendi tavırlarından anlama, öğrenme imkânı bulacaktır. İnanılan değerler hâl ve temsil meşherlerinde doğru bir şekilde teşhir edilebildiği takdirde, bazıları, en azından “İslâm da diğer dinler gibi bir dinmiş” diyecek, bazıları, Müslümanlara inançları ve yaşantıları itibarıyla saygı duyulması gerektiğini savunacak, bazıları, İslâm’ın diğer dinlere nazaran daha câmi ve şümullü olduğunu anlayacak, bazıları da, kendi hür iradeleriyle bir tercihte bulunacak ve sizinle aynı inancı paylaşmayı yeğleyecektir.

Kısacası, Allah’ın cebrî olarak gelen lütufları öyle güzelliklere vesile olacaktır ki siz şair Firdevsî gibi en mükemmel destanlar döktürseniz, en belîgâne üsluplarla meselelerinizi ortaya koysanız bile, bu ölçüde müessir olamazsınız.