İçindekiler
Soru: Bediüzzaman Hazretleri son Urfa yolculuğunda “Beni anlamadılar!” diyor. Bununla kimi kastediyordu ve niye anlamamışlardı?
Cevap: Bediüzzaman Hazretleri geride bir boşluk bırakmaksızın hayatını dolu dolu yaşamış; fikirleriyle, eserleriyle, hayatıyla nicelerine yol göstermiş, onların ufkunu açmıştır. İffetiyle, kanaatiyle, ahlâkıyla çok temkinli, çok ölçülü bir hayat yaşamıştır. Mesela yeme içmesinde hiç israfa gitmemiştir. Vücudunun ihtiyacı kadar kalori almış, çok disiplinli bir hayat yaşamıştır. Bu yüzden hiç kilo almadığı gibi, son zamanlarına kadar da sağlığını ve zindeliğini korumuştur. Allah’la münasebeti çok güçlü olduğu için maruz kaldığı bütün sıkıntıları rızayla karşılamıştır. En küçük bir itiraza bile meydan vermemek için kılı kırk yararcasına bir hassasiyet ortaya koymuştur.
İşi Temelden Alması
O, hayatı boyunca duygu ve düşüncede yeni bir insan tipi inşa edebilmek için çırpınıp durmuştur. İşin ‘elifbâ’sından başlamış, birer ikişer insanları yanına alarak onları yetiştirmeye çalışmıştır. “Vira bismillah” deyip işe baştan başlamış, inandığı değerlere çevresindekileri de inandırmaya çalışmıştır. Çünkü o, toplumun problemlerinin büyüklüğünü görmüş ve bunların sadece kitle ruh hâletini harekete geçirmekle, popülizmle, siyasetle vs. çözülemeyeceğini anlamıştır. İslâm dünyasının mevcut problemlerinin altından ancak tahkiki imanı elde eden, Kur’ânî mantığı benimseyen, hâdiselere Kur’ân açısından bakabilen kimselerin kalkabileceğine inanmıştır. Bu yüzden de Hz. Pîr işe temelden başlamış, asırlardır rehnedar olan bir kalenin tamirine girişmiş, bir beyin mimarı olarak düşünceleri yeniden şekillendirmiştir.
Kadirşinaslığı
Üstad Hazretleri hayatını din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeye adamış ve dinin kaderini ilgilendiren meselelere karşı çok yakından alâka duymuştur. Ateş böceğinin yaydığı ışık ölçüsünde olsa bile İslâm adına yapılan her türlü hizmeti takdir ve alkışla karşılamış ve desteklemiştir. Şöyle böyle iman ve Kur’ân hizmetinin bir ucundan tutacağına inandığı insanlara karşı hüsnüzan beslemiş, onlar hakkında takdirkâr ifadeler kullanmış, onları bu konuda cesaretlendirmiş, teşvik etmiştir. Mesela İmam Hatiplerin açılmasına çok sevinmiş, o günün dünyasında Müslümanların sesi ve soluğu olduğuna inandığı yayınları gönülden desteklemiştir. Dine hizmet etme meselesini hiçbir zaman bir darlık içinde ele almamış, aidiyet mülâhazalarına kurban etmemiştir.
Kur’ân’a Bağlılığı
Hz. Pîr’e nereden bakarsanız bakınız, eleştirecek bir yön bulmakta zorlanırsınız. Yazdığı eserlerde bir ruhaniyât vardır. Çünkü bir ucu Kur’ân’a bağlı bu eserler, ilhamını Kur’ân’dan alır. Dolayısıyla onun bizlere emanet ettiği âsâr-ı bergüzideyi mütalaa ettiğinizde Allah ufkunuzu Kur’ân’a açar, Kur’ân’ın varidatını içinize akıtır. Hz. Pîr, tıpkı İmam Rabbanî ve İbn Arabi gibi Allah’ın, daire-i ulûhiyetin esrarını duyurduğu büyük zatlardan biridir. O, bu tür derin konuları ifade ederken muhataplarının seviyesini gözetir, onların anlayabileceği bir üslup kullanır. Fakat basit gibi görünen bu üslubun arkasında çok derin manalar gizlidir. Eğer bu eserleri odaklanarak okur, ifadelerini ciddi analizlere tâbi tutarsanız bu derinliklere açılabilirsiniz.
Hz. Üstad kendini tamamen Kur’ân’a verdiği için eserlerinde kullandığı terminoloji, argümanları ve üslubu da Kur’ânîdir. Ele aldığı bütün konuları bir âyet ve hadise dayandırabilirsiniz. Fakat biz o semavî kaynaklara yabancılaştığımız için bu koordinatları kuramıyor, bu ilişkiyi yeterince anlayamıyoruz. Neylersiniz ki Rabbimizin bize indirdiği kitab-ı mübinin dilinin yabancısı olmuşuz. Risale-i Nur’lardan Kur’ân-ı Kerim’e ve Sünnet-i Sahiha’ya yürüyemiyoruz. Gerçi bu konularda günümüzde takdire şayan çalışmalar da yok değil. İleride inşallah daha güzelleri de yapılacaktır. Zaten asıl mesele de Risaleleri hızlıca okuyup geçmek değildir. Hatta ezberlemek bile marifet değildir. Asıl önemli olan, risaleleri farklı bir okuma şekliyle ele alma, değişik yerlerde söylenen sözlerin her birerlerinin taalluk alanlarını görme, sözün asıl maksadını kavrama, derinliklerine inme, onun bizim ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımız adına ne ifade ettiğini kavrama, onunla başka yerlerdeki sözler arasındaki münasebetleri tespit etme, başkalarının o mevzuya nasıl yaklaştıklarını kıyaslamadır.
Hayal Dünyasının Genişliği
Bediüzzaman Hazretleri, hayali çok geniş bir insandır. Onun neslin imanı adına çok büyük bir boşluğu dolduran ifadelerini nazar-ı itibara almadan sadece hayal ve düşüncelerinin enginliğine de baksanız, bunun oldukça dikkat çekici, başlı başına üzerinde durulması gerekli önemli bir husus olduğunu görürsünüz. Onun tahayyül ve tasavvur dünyasına girdiğinizde başınız döner, düşüncelerini takip etmekte zorlanırsınız. O, farklı çağrışımlarla önünüze çok farklı ufuklar açar. Kendi dönemini aşan düşünceler ortaya koyar. Bazen bizim anlamakta zorlanacağımız şekilde farklı mülâhazalar arasında irtibatlar kurar ve çok orijinal fikirler dile getirir. Maalesef ülfet gözümüzde perde olduğu için onun zihin dünyasında akıp giden hayal çağlayanlarını göremiyor, onlara açılamıyoruz.
Felsefi Birikimi
Hz. Pîr, hayatının bir döneminde yoğun olarak felsefeyle meşgul olmuş, o alana dair okumalar yapmıştır. Zira felsefenin bazı kurallarının işe yarayabileceği mülâhazasını taşımıştır. Nitekim eserlerinde felsefî birikimini de kullanarak enfes tahliller, çok güzel analizler ortaya koymuştur. Evet o felsefeden istifade etmiş, onu kullanmıştır ama onun tesirinde kalmamıştır. Büyük bir dikkatle felsefenin sakat taraflarını ortaya koymasını bilmiştir. Aynı şekilde o, tıpkı felsefe gibi çok iyi bildiği nazari sûfilikten de uzak durmuş, onu herkese hitap eden güvenli bir yol olarak görmediği için bütün gönlüyle Kur’ân’a yönelmiştir. Onun felsefeye bakış açısı ve onu kullanma tarzı başta Taha Abdurrahman gibi bazı araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Fakat onun bu yönü de henüz yeterince fark edilmemiş ve üzerinde çalışılmamıştır.
Edebî Gücü
Bediüzzaman’ın eserlerini tetkik eden ve onun hakkında Âhiru’l-Fursân (Son Süvari) adıyla bir kitap kaleme alan Feridü’l-Ensarî, onun bir “edip” olduğu üzerinde durur ki onun bu yönü de henüz yeterince incelenmemiştir. Said Ramazan el-Bûtî de Bediüzzaman’ın bu yönüyle ilgili izahlar yapar ve onun büyük bir edip olduğunu vurgular. Aynı şekilde Hasan Emrânî de Nursî Edibü’l-İnsaniyye kitabında Hz. Pîr’in edebi yönünü konu edinir. Yazar bu kitabında Bediüzzaman’ın edebiyattaki gücünün Tolstoy ve Dostoyevski’den daha ileri olduğunu ifade eder. Onun edebiyat alanındaki gücünü, sadece cümle kuruluşlarında aramamalı; bilakis konuları, manaları, mazmunları nasıl ele alıp işlediğine bakmalıdır.
Çağını Okuması
Bediüzzaman, çağı doğru okuyan insanlardan biridir, belki de en doğru okuyanıdır. O, en büyük dimağların bile Batı felsefesi karşısında bir bir nasıl yıkılıp gittiklerine veya en azından nasıl ciddi kafa karışıklıkları yaşadıklarına şahit olmuştur. Yaşadığı dönem her açıdan çok zor bir dönemdir. Hem maddî hem de manevî açıdan müthiş bir yokluğun yaşandığı bir dönemdir. Hem fakr u zaruretin insanları kırıp geçirdiği hem de Müslümanların manevi açıdan gurbet yaşadığı yıllardır. Evet, her türlü gurbetin tedavi edici en önemli iksiri, Allah’a kurbettir (yakınlaşmaktır). Ne var ki onun yaşadığı dönemde insanlara böyle bir kurb-u ilâhîyi kazandıracak ne kitap vardır ne o seviyede hocalar ne de uygun bir ortam. O günler, Müslümanların sahipsizlik duygusunu iliklerine kadar yaşadıkları zor zamanlardır. Nitekim az çok mürekkep yalamış insanların Risale-i Nurlarla tanıştıklarında nasıl bir heyecan duyduklarına dair Lahikalarda yer alan ifadelerine bakarak, o dönemde yaşanan boşluğun ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Hafız Ali, Sabri Efendi, Hasan Feyzi, Hüsrev Efendi, Hulusi Efendi gibi zatlar, Risaleleri bulduklarında âdeta Cennet’e giden yolu bulmuş gibi sevinmiş ve tabir-i caizse Risaleler için destanlar yazmışlardır
Allah, Bediüzzaman Hazretlerinden ebeden razı olsun ki onun ortaya koyduğu eserler yaşadığı dönemin yaralarına merhem olmuş, ümidi tükenmiş Müslümanlara yeniden ümit vermiş, sarsılan kuvve-i maneviyeleri takviye etmiştir. O, içinde yaşadığı çağı çok doğru okumuş, o dönemin ihtiyaçlarını doğru tespit etmiş ve denmesi gerekli olan şeyleri demiştir. Asrın hastalıklarına, Kur’ân’ın eczanesinden ilaçlar sunmuştur. Büyük bir yokluk ve şaşkınlığın yaşandığı bir dönemde insanların düşünce dünyalarına dayanak olabilecek önemli fikirler ortaya koymuştur. Ortaya koyduğu bereketli eserleriyle Yusuf gibi derin bir kuyuya düşmüş insanlara bir ip uzatmış ve onları bulundukları karanlıklardan çekip çıkarmıştır. Bu eserlerin kıymetini anlayıp onlara yapışan pek çokları kuyularından çıkmayı başarabilmiş, öte yanda inatlarına, hasetlerine ve tekebbürlerine yenik düşenler ise bu tatlı su kaynağından istifade edememişlerdir.
Duruşu
Hz. Pîr-i Mugan’ın fikirleri ve eserleri bir yana, çubuğun geme konduğu bir dönemde onun herkese ümit vermesi, duruşuyla “Hayır, bu iş bitmemiştir!” demesi ayrıca üzerinde durulmaya değer. Şayet o, Risale-i Nur eserlerini yazmasaydı bile, seksen küsur senelik hayatı boyunca küfür ve dalâlet dalgaları karşısında dimdik ayakta durması ve bu duruşuyla bizlere nerede durmamız gerektiğini göstermesi, yönelmemiz gerekli olan kapıyı işaretlemesi adına çok önemlidir. 27 Mayıs İhtilali’nden sonra İstiklal Mecmuası bir sayısında Üstad’ın resmini kapağına koymuş ve altına da “Dinsizlerin planlarını alt üst eden adam!” yazmıştı. Evet, ne zindanlar onu sindirebilmişti ne de sürgünler. O, baskılara, idam tehditlerine hiç aldırmamıştı. Yaptıklarıyla karşı tarafın kafasını karıştırmış, engelleme çabaları karşısında hiç pes etmemişti. Güçlü bir iman olmaksızın bunlar yapılamaz. Ve bütün bunlar müminlerin kuvve-i maneviyelerini takviye adına o kadar önemlidir ki çok sağlam bir temsil olmaksızın sadece eser yazmakla bunu sağlayamazsınız.
“Beni Anlamadılar”
Merhum Bayram Abi’den dinlemiştim, Üstadımız, ruhunun ufkuna yürüme seferi de diyebileceğimiz Urfa yolculuğunda “Beni anlamadılar!” diyor. Ben bu sözü, ehl-i dalâlet ve ehl-i küfür hakkında söylediğine ihtimal vermiyorum. Zira onlar zaten anlamazlar, onların anlamak gibi bir dertleri, niyetleri yoktur. Ebu Cehil’in, Utbe’nin, Şeybe’nin, Velid’in, Ümeyye İbn-i Halef’in Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) anlayamayacakları zaten âşikârdır. Bunun üzerinde bile durmaya değmez. Önemli olan, anlama konumunda olan, onun yakınında bulunan insanların bu konudaki tavırlardır. Zannediyorum Hz. Pîr’e asıl dokunan da yakınında bulunduğu hâlde korkunç bir uzaklık yaşayan insanların varlığıdır. Onların ülfet ve ünsiyete yenik düşüp okuduklarını ahvâl-i âdiyeden görmeleri, yakınlığa has bir uzaklık yaşamalarındandır. Veya biraz daha daireyi genişletecek olursak, din ve diyanet erbabının onu anlamamasıdır. Ülkenin aydın ve entelektüellerinin ona sahip çıkmamasıdır. Maalesef niceleri hakikate çok yakın oldukları hâlde ondan istifade edememiş, Güneş’e müteveccih bulundukları hâlde ondan faydalanamamışlardır.
Kimileri onun ifadelerindeki irticali üsluba, kimileri bazı ifadelerinin bugünkü dil kurallarına uymamasına, kimileri de onun milliyetine takılmıştır. Bu gibi şeyler ona bakan kimselerin gözünde birer perde olmuş ve onlara küsuf ve hüsuf yaşatmıştır. İsterseniz meseleyi, aynı dönemde yaşayan kimselerin birbirini görmeme körlüğüne de bağlayabilirsiniz. Üstad’ın anlaşılmamasında haset ve kıskançlığın etkisi de çok büyüktür. Bütün bunların yanında o dönemde devletin ona karşı uyguladığı baskı ve tazyikler de bir kısım kimseleri ondan uzak tutmuştur. Sürgünlerin, tecritlerin, mahkemelerin, hapislerin asıl maksadı da zaten onun tesir alanını daraltabilmek ve onu etkisiz hâle getirebilmektir. Bu taktik bir yere kadar etkili de olmuştur. Niceleri korkularına yenik düşmüş, “Aman, ona yakın görünürsek başımıza iş açarız. İyisi mi elden geldiğince uzak duralım.” demişlerdir.
Netice itibarıyla yaşadığı dönemdeki ulema-i benamdan birkaç istisnanın dışında kimse Bediüzzaman Hazretlerine sahip çıkmamış, çıkmak istememiş ve o feyiz membaından istifade edememiştir. Böylece geniş halk kitleleri de böyle bir kaynaktan uzak kalmıştır. Teveccüh çok önemlidir. İnanmadığınız, takdir etmediğiniz, kabullenmediğiniz kimselerin fikirlerinden istifade edemezsiniz. Küçük bahanelerle Üstad Hazretlerinden uzak duran kimselerin durumunu, düz ve geniş bir asfaltta yürüyen kimselerin ayağına takılan bir çakıl taşını bahane ederek, “Bu yol yürünür gibi değil!” demesine benzetebilirsiniz. Oysaki o dönemde yüz tane etkili insan Bediüzzaman’ı anlasa ve ona sahip çıksaydı, onların koro hâlinde ortaya koyacakları ses toplum tabanında ciddi bir ihtizaz meydana getirebilir ve önemli değişimlerin kapısını aralayabilirdi.
