Farklı bir yaklaşımla, ibadet dediğimizde biz, insanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, his âlemi, kafası ve lisanıyla Allah’a teveccühünden ibaret olan sistemli bir hareket tarzını anlarız.
Türkçedeki “tapmak veya tapınmak” kelimeleri, ibadetin şümullü mânâsını karşılamaktan çok uzaktır. O hâlde eski mabutlara, ilâhlara, bir kısım şahısların heykel ve resimlerine karşı yapılan saygı duruşuna dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen bunlara ibadet denilemez. Çünkü ibadet sadece, Zât-ı Ecell-i A’la’ya hastır. Onun için biz bütün namazlarımızda tekrar ettiğimiz Fatiha sûresinde, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ“Yalnız Sana ibadet ediyor ve yardımı da yalnız Senden bekliyoruz.”187 diyoruz.
Evet, tapma ve tapınma, ibadetin o mübarek ve geniş mânâlarını taşıyamadığı gibi, her taat ve kurbet de ibadet değildir. Bilakis ibadet; aczini, fakrını, zaafını, ihtiyacını ve hiçliğini göz önünde bulundurarak; ferah, refah ve saadeti Allah’a itaat etme ve O’na yaklaşmada bilerek kemal-i tazim ve tekrimle O’na doğru yönelmenin adıdır. Allah’a karşı yapılan bu şekildeki tazim ve tekrim, bir başkasına yapılmadığı ve yapılamayacağı için, başkalarına karşı sözle veya fiille gösterilen saygı ve hürmete de hiçbir çeşidiyle ibadet denemez.