İçeriğe geç

Taat, insanın kendisi için çizilen çerçevede hareket etmesidir, emrin kimden geldiğini bilsin bilmesin, sevap niyeti olsun olmasın. Kurbet ise, sevap niyeti olmasa bile, kime kurbet kazanmak için yaptığını biliyor olmasını gerektirir. İbadete gelince, şahsın hem kime ibadet ettiğini bilmesini hem de sevap niyetiyle yapıyor olmasını iktiza eder.

Bu durumda ibadet, kurbet ve taat manasını da içinde taşır. Taat daha genel bir mânâ, kurbet ondan biraz daha özel, ibadet ise çok daha hususi bir mânâdır.

Mesela bir insanın, kendisi üzerinde enfüsî tetkiklere dalması veya fizik, kimya, astronomi gibi ilimlerle meşgul olmak suretiyle kâinat üzerinde âfâkî tefekkürde bulunması gibi faaliyetler, insana çizilen çerçeve içinde yapılan güzel, matlup bir iş mânâsına bir taat olsa bile, kurbet olmayabilir. Zira henüz bu insan Rabbini tanımıyor olabilir, belki, Yaratanının marifetine ermesi, O’nu hakkıyla tanıması ve O’na yaklaşması, girmiş olduğu böyle nurlu bir tefekkür yolculuğuna devam etmesiyle mümkün olacaktır. İbadet de olamaz. Çünkü tefekkür ameliyesi, sevap niyetine muhtaç ve bağlı olmadığı gibi belli bir şekli de yoktur.

Öte yandan İslâm’da teşvik edilen Kur’ân-ı Kerim okuma, sadaka verme, insanlara yardım etme ve akrabalık bağlarını koruma gibi güzel amellerin sıhhati de sevap niyetine muhtaç olmadığından taat ve kurbet olsalar da birer ibadet değildirler.

Görüldüğü üzere ibadet, taat ve kurbet kelimelerinin sözlük anlamları gibi ıstılahî mânâları arasında da bir kısım nüanslar vardır ama biz genel olarak ibadetten bahsettiğimizde, taat ve kurbeti de bunun içinde düşünürüz.

111