Keza, Allah, o “Şeref-i Nev-i İnsan” ve “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı Miraç adı altında gökleri şereflendirmeye davet ederken, davetiyenin başına, بِعَبْدِهِ “kulunu”184 iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususi faikiyetine işaret buyurmuştur. Hele bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekan olduğu, cânânın o mübarek cisme can olduğu o muhteşem istikbalde, binbir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp, فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى “Kuluna vahyetti ha vahyetti.”185 denmesi ne manidardır!
İbadet, tanıdığı Mevlâ’ya karşı sistemli olarak tazimat ve tekrimatta bulunmanın adıdır. İbadet, hudû ve huşû içinde Mevlâ’nın istediği şekilde yapılan kulluktur. Yani kul, alabildiğine azimli, kararlı ve nazarını O’ndan başka bir şeye çevirmeme gayreti içinde yüzünü yerlere sürecek, O’nun büyüklüğünü kabulün yanında kendi küçüklüğünü idrak şuuruyla; hem de gelişigüzel ve sistemsiz değil; O’ndan aldığı bir sistem ve ölçü içinde, ciddi bir huşû ve hudû ile O’na karşı tekrim ve tazim hislerini arz edecektir. Bunu yaparken de, “Ben kulum, sen Mevlâ’sın; ben köleyim, Sen Seyyidsin; ben âfâkta gezip dolaşan perişan bir varlığım, Sen ise ‘Bana ne zaman geleceksin.’ diye bekleyen Mevlâ-yı Müteâlsin.” şuuru içinde olacaktır.
İbadet, ıstılah mânâsı itibarıyla, hâlis bir niyetle ve sevap kastıyla, Allah’a kurbeti düşünerek ve yine O’nun vaz ettiği çerçevede yapılan taat demektir.
B. İbadet-Kurbet-Taat
İbadet, kurbet ve taat… bu üç tabir birbirine çok yakın kavramlardır ve çoğu zaman birbiri yerine de kullanılır. Bununla beraber bazı ulema bunların arasındaki farklardan bahseder. İbn Abidin, bu farkları şöyle zikreder:186