Ne olmuştu? Birkaç yüz insandan, ismini bilebildiğimiz 70 mü’min şehit olmuştu.10 Bir o kadar da yaralanmış ve hareket edemeyecek hâle gelmişti. Müşrikler son bir darbe daha indirebilirlerdi ama, Müslümanların Uhud dağına sığındıklarını ve seslerinin gür çıktığını görünce yeniden riske girmemek için meydanı hemen terk ettiler. İlâhî inayet olarak nasıl göründüler ve orada nasıl gürül gürül davrandılarsa, hezimet kuşağında zafere erdi ve kâfirlerin kalbine ürperten bir korku saldılar. Onlar da başlarına iş açmamak için çekilip gittiler.11
Daha sonra kendi aralarında: “Gidelim!” dediler, “Hazır ezmişken, -Romalılar’ın Kartaca’ya yaptıkları gibi- bir güzel Medine’yi onların başına yıkalım, bir tek fert kalmasın, işlerini bitirelim. Bir kişi bile kalsa çoğalırlar, ileride başımıza dert olurlar.” Allah Resûlü, buna muttali oldu ve hemen şu fermanı verdi: “Dün Uhud’da bizimle beraber mecruh, yaralı ve sıhhatli kim varsa, yarın falan yerde toplansın, düşmanı takibe çıkıyoruz.”
Bir gün önce sıkılmış ve Uhud’un eteğine çekilmiş bu insanlar, bugün yeni bir hamle yapacaklardı ve bu yaralıların, mecruhların hamlesiydi.12 Zira böyle bir kuvve-i mâneviye gösterilmeliydi ki, aşağıda arz edeceğimiz inkisarlar giderilebilsin.
Bu inkisarların birincisi, mü’minlerin kuvve-i mâneviyesi kırılmıştı.. ikincisi, her taraftan kâfirlerin iştihası kabarmaya başlamıştı.. üçüncüsü, münafıklar yaygarayı basıyor ve mü’minlerin kuvve-i mâneviyelerini sarsıyorlardı. Müşriklerin de dedikleri gibi, “Üzerlerine yürüyelim bunların işini bütünüyle bitirelim.” düşüncesi sağda solda konuşulmaya başlamıştı. Böylece, Müslümanların başına öyle korkunç bir problem açılmıştı ki, eğer Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fetaneti olmasaydı, bu problemin altından kalkmak mümkün değildi.