İhsanın bir diğer mânâsı ise: أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ peygamber beyanında olduğu gibi, Allah’ı görüyorcasına O’na kullukta bulunmak, biz O’nu görmesek de, O’nun bizi devamlı görüp gözetlediğinin şuuru içinde ibadet etmektir.4
Kur’ân-ı Kerim’de tâbiînin, sahabe-i kirama ihsan şuuruyla tâbi olduğunun ifade edilmesi, bir hayli mânidardır. Çünkü, mutlak fazilet, her zaman sahabe-i kirama ait olmakla birlikte, bazı hususî faziletlerde “mercûh râcihe tereccüh edebilir”; tâbiîn içinde, bazı hususî faziletlerde sahabeye yetişen, hatta bazı hususlarda sahabeden bazılarını geçenler bile vardır.
Şundan ki, Allah, tâbiîn döneminde insanları büyük fitnelerle sarsmış, silkeledikçe silkelemiş.. ve her yerde, her evde âdeta korkunç fitne ateşleri yakılmış, siyonist düşünce, bugün olduğu gibi, o dönemde de bütün ürperticiliğiyle her türlü oyununu, hilesini ortaya koymuştur. Bu dehşetli fitne ateşi karşısında her selîm vicdan sahibi: رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ“Rabbimiz, Sana tevekkül ettik, Sana yöneldik, Sana dayandık ve Sana’dır dönüş.”5 inanç, anlayış ve şuuru içinde Allah’a teslim olmuştur. Hatta bu noktada, öyle bir teveccüh hâsıl olmuştur ki, gününü bin rekât namazla süsleyenler, Kur’ân-ı Kerim’i dört günde, hatta bir gecede iki rekât namazda hatmedenler, hayatlarında cemaati hiç kaçırmayanlar ve ömrünü secdede geçirenler, hep tâbiîn arasından çıkmıştır.