Hamza ki, ormanda aslanların ödünü koparan bir efsanevî insanken Resûl-i Ekrem’in önünde dize gelmiş, Müslüman olmuş; hatta İki Cihan Serveri’nin tuttuğu aynı memeyi tutmuş olması itibarıyla Allah Resûlü’ne sütkardeşlik pâyesiyle de serfirazdı.195 O, İslâm’a gireceği âna kadar Müslümanlar korku içindeydi. Hamza Müslüman olunca onların kükreyişleri, Arap Yarımadası’nı velveleye vermişti. Ve, işte vahşet içinde olduğu bir dönemde Vahşî, bu Hamza’nın kanına girmiş.. Uhud’da elinde taşıdığı tali’siz mızrağını Hz. Hamza’nın bağrına saplamıştı. Hayatı boyunca Allah’tan başka her şeye “لَا” (Hayır) diyen Hamza, kendisine saplanan mızrak üzerine çökerken yine bir “لَا” meydana getiriyor ve yere bir “لَا” gibi yıkılıyordu ki; biraz sonra Allah Resûlü, onu uzuvları paramparça hâlde görecek, başucuna oturacak ve bir çocuk gibi ağlayacaktı. Şehitler yıkanmazdı; ancak Allah Resûlü Hamza’yı yıkadı ve âdeta su yerine de, kevserden daha kıymetli gözyaşlarını kullandı…196 Evet, Allah Resûlü onun başında bu derece gözyaşı dökmüştü. İşte şimdi bu cinayetin kâtili Vahşî, Allah Resûlü’ne kanlı elini uzatmış biat ediyordu. Allah Resûlü’nün tebliğ anlayışına bakın ki, O, bu eli tutuyor ve Vahşî’nin İslâm’a girişini tebrik ediyordu. Zaten ısrarla Vahşî’yi bizzat kendisi davet etmişti.
Vahşî, iman ettikten sonra Allah Resûlü, onun kulağına eğildi ve şu sözleri fısıldadı: “Mümkünse bana fazla görünmemeye çalış! Çünkü seni her gördükçe Hamza’yı hatırlar ve sana gereken şefkati gösteremeyebilirim. Böylece sen, tali’sizliğe itilmiş ben de vazifemi tam yapmamış olurum.”197