İçeriğe geç

Aslında, ne bildiğimiz sözleşme sadece Medine Sözleşmesi’nden ibaretti, ne de olup bitenler bu dar çerçeveye sıkıştırılmış şu üç-beş örneğe münhasırdı. Sultanü’l-Enbiyâ (aleyhi ekmelüttehâyâ), hayat-ı seniyyeleri boyunca, sürekli insan hakları üzerinde durmuş; bunların büyüğünün önemini ihtar etmiş, küçüğünün de hakir görülmemesini hatırlatmıştı;3 O “Küçük, küçük görüldüğü sürece küçük değildir.”4 diyor, büyüklerin çiğnenmesini de Allah mehafet ve mehabetinin serhatleriyle engellemeye çalışıyordu. O her zaman söylediklerini uyguladı, her zaman kararlı davrandı, her zaman aynı mezâyâ ve hassasiyetle bilindi, tanındı ve mü’min sinelerde sarsılmaz tahtlar kurdu.

Rabbine yürümeden az önce, menâsik-i hac esnasında, on binleri aşan kalabalıklara -estağfirullah ruhanileşmiş mübarek bir topluma-, veda edalı hutbeleriyle o güne kadar kendinden şerefsudûr olmuş bütün hususları son bir kere daha, dinleyenlerin şahsında kıyamete kadar gelecek ümmetine özetliyordu ki, aslında bu nuranî beyanların her biri başlı başına insan hakları adına önemli birer belge mahiyetindedir. Sözden anlayanlar için onun bu hutbelerinin özünde, muhtevasında birer kelime, birer cümle ile dahi olsa, O’nun bütün bir mesajı meknîydi. Muhatapları o anda dinledikleri o lâl ü güher dizilerini daha önce kim bilir kaç defa O’ndan duyup işitme şerefini yaşamışlardı. Dolayısıyla, o esnada dinledikleri şeylerin hiçbirine yabancı değillerdi; sadece ifade versiyonu ve üslûp farklıydı. Ne var ki Nebiler Sultanı (aleyhissalâtü vesselâm milelardi vessemâ) hakperestliğinin gereği, o güne kadar ifade lütfunda bulunduğu gerçekleri, son bir kere daha herkese ilan ediyor ve vefalı muhatapları da bu beyan cevherlerinin tek kelimesini dahi kaçırmadan hafızalarına alıyor, sindiriyor ve ardından da yaşayarak arkadan gelenlere örnek oluyorlardı.

229