İçeriğe geç

Müslümanlar, başta Işık Çağı olmak üzere bütün i’tilâ dönemlerinde, kılı kırk yararcasına insan haklarına riayet etmiş ve her zaman fevkalâde bir hakperestlik örneği sergilemişlerdir. Onlardaki Allah’a ve ahirete iman düşüncesi, ruhlarındaki hukukun üstünlüğü mülâhazası, konumlarının gereği her zaman müstakim (dosdoğru) olma inancı, yaptıkları her şeyi tabiatlarının solukları gibi ifa etmeyi gerektiriyordu. Her zaman Cenâb-ı Hak’la samimi bir kulluk münasebeti içinde bulunmaları onların tabiî hâlleri; konumlarının gereğini kemâl-i hassasiyetle yerine getirip sürekli sağlam bir duruşta bulunmaları ise, iç temayüllerini belirleyen ihsan şuurlarının neticesiydi. Yaptıklarını, emredildiği için yapıyorlardı ve emre itaatteki inceliğin de farkında idiler. Sahib-i Şeriat’ın her buyruk ve her tavsiyesi onlarca sorgulanmazlık seviyesindeydi. Tahşidat ihtiyacı söz konusu değildi; o dönemde muhalefet de münafıkların dar dünyasıyla sınırlıydı. Yere düşen söz yoktu; her beyan mutlaka hedefine ulaşıyordu ve her ifade behemehal kendi serhaddini aşıyordu.

Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) hicretle Medine’yi şereflendirdiğinde, değişik inanç, değişik düşünce ve farklı etnik guruplarla yaptığı sözleşmeye (Medine Sözleşmesi)2 milimi milimine riayet edilmiş; dini, ırkı, sosyal seviyesi ne olursa olsun, fevkalâde bir hassasiyetle herkesin hukuku gözetilmiş ve uzak-yakın çevreye göre “Medine-i Münevvere” bir “dâru’l-emân” hâlini almıştı. O çağ bir altın çağdı -ruhumuz o çağın mimarına kurban olsun- ve Peygamber Köyü de Cennet bahçelerinden bir bağdı. O çağa yakın duranlar Hakk’a da halka da yakın oldular; heva ve heveslerine yenik düşüp yaşadıkları asırları karartanlar da serâb olup-türâb olup gittiler.

228