İçeriğe geç

Şu an itibariyle Müslüman’ın giyiminden harp malzemesine kadar her şey büyük ölçüde başkalarının elinde bulunmaktadır. Müslüman, ihtiyaçlarını onlardan alıp gidermek zorundadır. Dolayısıyla mü’min çalışıp kazanmalı, ticarî ve iktisadî hayatta olmalıdır ama kenz yapmamalı ve tûl-i emellerle sarhoş olmamalıdır. O, tıpkı Resûl-i Ekrem, Sıddîk-ı Âzam ve Faruk-u Ekber gibi kazanmalı, ama bunu milletinin, vatanının ve dinî hayatının geleceği için sarf etmelidir. Resûl-i Ekrem’e mal ve servet yığın yığın akıyordu ama O, onları hiç hazinede tutmuyordu. –İslâm’ın para politikasını yazanların hep gaflet ettikleri bir husustur bu.– Para bir taraftan giriyor, dibi delik cüzdana giren para gibi öbür taraftan çıkıveriyordu.

Bir keresinde Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) selam verip ikindi namazını bitirdikten sonra aklına bir şey geliyor ve süratle yerinden kalkıp hanımlarının odalarından birine giriyor. Birkaç dakika sonra sevinçle geliyor ve meraklı gözlerle bekleyen cemaate; “Namazda iken evimizde birazcık altın olduğunu hatırladım. Yanımızda gecelemesini hoş görmediğim için derhal dağıtılmasını emrettim.” buyuruyorlardı.[3] İşte Hazreti Osman ve Hazreti Ali dâhil Râşit Halifeler devrinde devletin para mevzuunda politikası bundan ibaretti. İslâm devletine yığın yığın mal geliyordu ama onunla devlet ve bütün bir toplum mamur ve güçlü oluyordu. Mevlâna Şiblî’nin tahkikine göre, Hazreti Ömer devrinde her ihtimale karşı sadece Medine-i Münevvere civarında yedek olarak binlerce at besleniyordu.[4] Bu atlar harbe gitmiyorlardı; bunlar, Hazreti Ömer’in nezareti altında harbe hazır bekletiliyorlardı. O günkü şartlar altında bu, takdir edilmesi gereken yüksek bir rakam sayılırdı.

96