Hıristiyanlık hak bir din idi ve elinde Allah’tan gelme hak bir kitap vardı. Fakat zamanla bir anlamda muvazene bozuldu. “Yaratıcı Allah’tır.” dedikleri hâlde, Hazreti Mesih’e de ulûhiyet isnat etmeye durdular. Allah “Göklerin ve yerin yaratıcısı, ezelî ve ebedî Hâlık’tır.” dedikleri hâlde Hazreti Meryem’i –hâşâ– Allah’ın hanımı gibi gösterdiler ve Hazreti Mesih’e Allah’ın oğlu deyiverdiler. Bütün bunlar tevhidde muvazeneyi bozma mânâsına geliyordu. Çünkü bir varlık ya müstağni-i ale’l-ıtlâktır ya da muhtâc-ı mutlaktır. Allah, müstağni-i ale’l-ıtlâktır. O’nun, Hazreti Mesih ve Meryem olmadan evvel kimseye ihtiyacı olmadığı gibi onlardan sonra da ihtiyacı yoktur. Allah, muhtâc-ı mutlak olmadığına göre bunun ortası da yoktur. Hazreti Mesih ve Meryem, tarihin belli döneminde arz-ı dîdâr etmiş müstesna simalardır. O devreye kadar Allah’ın (celle celâluhu) –hâşâ ve kellâ– Hıristiyan’ın zihnindeki bu mevhum ihtiyacı ne ile giderdiği sorusunun cevabı yoktur. Keza Yahudilik de Hazreti Üzeyr’i aynı şekilde ele almıştır. İslâm’a göre bu düşünce tarzı tevhiddeki muvazeneye ters ve fikrî bir inhiraftır. Allah, Allah’tır, ezelî ve ebedîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hazreti Mesih ve Meryem ise Allah’ın kullarıdır.
İşte Kur’ân bu şekilde Hıristiyan ve Yahudi’nin itikadını da tadil etmiş ve aynı zamanda düşünceye ayrı bir istikamet kazandırmıştır. Bazı tarihçilere göre Yahudilik maddiyeci; Hıristiyanlık da tamamen spritüalist bir zihniyetin temsilcisidir. İslâm bir taraftan bu maddeciliğe net bir tavır alarak tadil etmiş, her şeyi maddeye irca edenlere “dur” demiş, diğer taraftan da “Ruh da vardır, madde de; ikisi de ayrı tecellîlerdir; biri kudret, irade ve meşîetten ise öbürü de âlem-i emirdendir.” demiş ve dayanaksız faraziyelerin önünü alarak tefekküre bir istikamet kazandırmıştır.