Bu; Cennet arzusunun yanında Cehennem korkusu, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarıyla beraber gazabını da görmenin ifadesidir. Bunların ikisi de bizi ibadet ü taate sevkedici, orada sâbit tutucu ve bir bakıma müspetin câzibesi yanında menfinin de gözümüze sû-i âkıbeti göstermesiyle, müspete karşı biraz daha şevk ve iştiyak veriyor olma mahiyetindedir. Bu durum şöyle bir temsille gösterilebilir: Şöyle ki biz, bir tepenin zirvesine doğru tırmanıyoruz ve tırmanırken de yer yer başımızı kaldırıp, tepenin yamaçlarını, bağların, bahçelerin, meyveliklerin ve çimenlerin sardığını görüyoruz; görüyor ve ciddi bir arzu ve iştiyakla, bir an önce oraya çıkmayı düşünüyoruz. Bu, bizim için bir itici ve çekici husus oluyor; zirveleri gözümüzde tüttürüyor ve içimize bir kıvılcım atarak bizi hep kamçılıyor. Âdeta bize: “Buyurun.. tırmanın.. aşın bu yamaçları” diyor..!
Diğer taraftan da yer yer aşağıya bakıyor ve korkunç bir bataklık görüyoruz; öyle ki içine düşenler bir daha çıkamıyorlar.. çırpındıkça batıyor, battıkça çırpınıyorlar. İşte bu manzara karşısında biz, o yamaçları daha hızlı aşmak için biraz daha gayrete geliyor ve daha bir hızlanıyoruz. Evet, bir tarafta güzelin şevki, diğer tarafta da o fenanın içimize saldığı dehşet ve korku ile ne pahasına olursa olsun hep bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşma gayreti içine giriyoruz.. giriyor da: “Nerede ölürsek, orada kalırız.” diyoruz. O bakımdan Cennet’in bir tergîb (teşvik) mânâsı taşımasının yanında, Cehennem’in de bir terhîb (sakındırma) keyfiyetiyle bizim ibadet ü taatteki devamımızı ve kulluğumuzu tam eda etmemizi sağlama yolunda müspet bir katkısı oluyor.