İçeriğe geç

Kâinatı, esmâ, sıfât ve Zât’ı ile izhar eden –Vacibü’l-Vücud olan– Allah’ın bir de Zât-ı Baht’ı vardır. “Acaba bu güzelliklerin asıl menbaı olan Zât-ı Bârî’yi görmek mümkün değil mi?” merakı ne hoştur! Ve aslında Allah, insana bu istidadı vermiştir. İnsan, Zât-ı Bârî’yi bî kemm u keyf tasavvur edecek, merak edecek ve görme iştiyakı ile yanıp tutuşacaksa bu biraz da merakla alâkalıdır. Ama görmenin yeri burası değildir. Ne var ki, burada görme merakı ve isteği olmalıdır ki ötede de gerçekleşsin. Burası, esbap perdelerinin hükümfermâ olduğu bir yerdir. İnsan burada ancak milyonda dört-beş nisbetinde görür, dört-beş nisbetinde işitir, dört-beş nisbetinde hisseder ve milyonda ancak dört-beş nisbetinde bir şeye muttali olabilir. Binaenaleyh insan, görmek, duymak, hissetmek ve bilmek için kendisine lütfedilen bu çok dar daire içinde Cenâb-ı Hakk’ı asla göremez. Onun göreceği şey esmâ-i ilâhiyenin celevâtı, hissedeceği şey ise, sıfât-ı ilâhiyenin tecellîleridir. İnsan, sıfât-ı ilâhiyeyi ihâta edemez. Edebilmesi için binde bin görmesi, binde bin duyması, binde bin idrak edebilmesi lâzımdır..

108