İçeriğe geç

Ben bir yakınım vefat ettiğinden beri her aklıma geldiğinde hâlâ onu özlüyor ve “Ne olur gece bir kere görsem!” diyorum. Siz buradan Allah Resûlü’nün hassasiyetine yükselebilseniz –bu mümkün değildir– göreceksiniz ki O bu mevzuda ne tahammül-fersâ şeylere katlanmış.. evet, çok duyarlıydı ve o duyarlılık O’nun için çok büyük bir ızdırap vesilesiydi. Efendimiz’in başından geçen imtihanları buna göre değerlendirmek icap eder.

O’nun diğer bir imtihanını da Mekke’den ayrıldığında görüyoruz. O’nun Mekke’ye karşı olan alâkası ve irtibatı da bizim herhangi birimizin kendi vatanına karşı olan irtibatından çok farklıdır. Efendimiz kendisinin Mekke’deki konumunun idrakinde olduğu gibi Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü ve yerin göbeği olan Kâbe ile aynı memeden süt emmenin ve bununla beslenmenin de şuurundaydı. İşte bu derin alâkaya rağmen kendisi için âdeta ikinci bir eş olan Kâbe’den ayrılmak zorunda kalmıştı.16 O hicretle, sadece yurdunu ve yuvasını değil her gün Cenâb-ı Hakk’ın cemalinin tecelligâhı olan mübarek bir yeri bırakıp gitme durumundaydı.

Bunun yanında O, Medine-i Münevvere’ye gittiğinde de on altı veya on sekiz ay Kâbe’ye doğru namaz kılmaktan men edilmişti. Hadis-i şeriflerin umumu birden mütalaa edilince görülür ki, Efendimiz göz ucuyla hep oraya doğru hareketlenir ve bir nigâh-ı âşinâ ile “Kâbe’ye döndürülür müyüm?” şeklinde bir beklenti içine girerdi. Bunun üzerine Kur’ân O’na şöyle diyecekti: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. (Artık müsterih ol, işte) memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi şimdi yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir! Siz de ey mü’minler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin!”17

9