Gerçi Allah’tan belâ istenmez, aksine af ve afiyet istenir. Ne var ki o büyük insanlar bütün bütün terk edilmişliği, cismanî ve hayvanî yaşayışa terk edilmişlik içinde görürler. Sanki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hz. Âişe Validemiz gibi kimseler belâlara o ölçüde maruz kalmışlardır ki, âdeta o musibetler onların hayatlarının bir yanı hâline gelmiştir. Ayrıca bu mevzuda rehberlik etmeleri için onların belâlara katlanmada özel olarak hazırlandıklarını söylemek de mümkündür.
Bu açıdan hayatının hemen her karesini ızdırapla geçiren Efendimiz’in hayat serencâmesini gözden geçirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.
Öncelikle şu hususun vurgulanmasında yarar var: Efendimiz çok hassas ve duyarlı bir ruha sahip idi. Çevresine bakınca insanların bakışlarından onların içlerini okur; bakışlara göre insanları ve onların duygularını hissederdi de ne olumsuz şeyleri sineye çekerdi. Zaten bu kadar hassas ve duyarlı olmasa idi O’nun için sema âlemlerine kapı aralanması da mümkün olmazdı. O, fizik ile metafiziği birden duyan ve yaşayan bir ruha sahip olmakla beraber yarım adım atarak hemen öbür âleme geçebilecek derecede bir enginliğe sahipti. Bir yetimin ağlamasıyla ızdırap duyar, hatta bazen hıçkıra hıçkıra ağladığı da olurdu. Tabiî mukavemet gereken yerde de mukavemetini gösterirdi. Evet, Üstad Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, zıt sıfatları nefsinde cem etmesi O’nun engin bir yanı ve peygamberliğinin de deliliydi.12
Gelin şimdi bu ölçüde yüksek bir duyarlılığa sahip olan O Nebi’nin hayatının akışlarını gözden geçirmeye çalışalım:
Dipnotlar
- 12 Bkz.: Bediüzzaman, Âsâr-ı Bedîiyye(Şuâât-ı Mârifeti’n-Nebi) s.233.