İnsanın, imanını iz’an hâline getirmesi, iman ettiği şeyleri aksine ihtimal vermeyecek şekilde güçlendirmesi, hatta bunların aksini rüyasında dahi hatırına getirmemesi, imanda matlup olan keyfiyettir. Evet, mü’min, inandığı şeylerin aksi mevzuunda yanlış kanaat verecek ne kadar şüphe ve tereddüt îras edici şey varsa, bütün bunların kökünü kazımaya çalışmalı, hatta hayallerinde bile imanın tadını duyacak, salihatı da bu iman havası içinde eda edecek kıvam peşinde olmalıdır. Meselâ, namaz tepeden tırnağa haşyetle dopdolu olarak eda edilmeli ve insan saygıyla Mevlâ’nın huzuruna hep öyle gelmeli, kendisinin kul, O’nun mâbud olduğunu namazın her lahzasında duymalı, bu mülâhaza ile belini kırıp boynunu bükmeli, kendinden geçmelidir. İşte bütün bunların hepsi namazın salih olarak eda edilmesinin ifadesi demektir.
Keza o, zekâtı verirken, Allah’ın kendisine verdiği bir emaneti yerine ulaştırıyor olma niyetiyle infak etmeli ve bunu verirken de “Rabbim, ben Senin bana verdiklerini veriyorum. Sen de rahmâniyet ve rahimiyetinle ötede salih kullarına vaad ettiğin şeyleri bana da lütfet!” diye düşünmesi lâzımdır. Bu dağdağalı harp meydanında muhafaza edemeyeceği malını bu şekilde Allah’a emanet etmesi ve bâki bir surette ahirette kendisine lütfedeceği inancıyla ve niyetiyle zekât ve diğer sadakalarını vermesi, zekâtın salih amel olması yoludur.