İçeriğe geç

Biraz daha bu hususları açmaya çalışalım. İman ve Kur’ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu işe sahip çıktığını görünce, kendi kendine: “Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım bir şey yoksa burada durmam da abestir…” deyip bir kenara çekilebilir; çekilebilir ve buna mesnet olarak: “Efendimiz de hayatını vazifesine bağlamıştı. O, dünyada yapacağı bir şey kalmayınca, zafer naraları işitme yerine, ‘er-Refîke’l-A’lâ’ deyip Rabbine kavuşmayı tercih etmişti.” diyebilir.

Başka biri de, Allah’a, Peygamber’e, kendi dostlarına kavuşma arzusunu hiçe sayıp: “Dünyada kalıp hizmet etmek ve bu uğurda sıkıntılara katlanmak, ahirete gitmekten daha iyidir zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), miraçta cennetleri müşâhede ettiği hâlde, dönüp tekrar ümmetinin arasında yaşamayı tercih etmişti.” şeklinde düşünebilir.

Hâlbuki bu düşüncelerin ikisinin de eksik yanları var ve bir açıdan bunlar arzu ve heveslerin fikir suretine girmiş şeklinden ibaret sayılabilirler.

Evet, işte bunun gibi, hayatını kudsî bir dairede geçirse de insan, bazen nefsin ya da şeytanın zehirli oklarından biriyle karşı karşıya kalabiliyor.

Bundan kurtulma yollarından biri, insanın daima kendi duygu ve düşüncelerini kontrol altında tutmasıdır. Mütecessis ve müvesvis bir insan gibi o, sürekli duygu ve düşüncelerinde, Allah’ın rızasına muhalif “bit yeniği” aramalıdır. Zaten tecessüs ve tefahhus yoluna girip kendi içinde bir kısım sorgulama hisleriyle yaşamayanların müstakim kalması da mümkün değildir. Tarih boyunca terakki eden insanlar, murâkabe tarassuthanelerinde kavga veren insanlar olmuştur hep.

2