O hâlde insanın: “Ne günahım var? Aksine ben bu yaşımda iman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuşum.. o hâlde Allah bana ceza vermez!” demesi, Allah’a karşı bir saygısızlık ve küstahlığın ifadesi; kendi nefsini yerden yere vurup: “Benden bir şey olmaz, zaten şu ana kadar işlediğim hiçbir hayır da yok. Nasıl olsa Cehennemliğim, o hâlde boş yere uğraşıyoruz!” şeklinde bir mülâhazaya girip ümitsizliğe düşmesi de, ayrı bir saygısızlığın ve küstahlığın seslendirilmesidir.
Üstad başkalarına karşı hüsnüzanla hareket edilmesi gerektiğini ifade eder. Ben bunu, “kendi hesabımıza savcı, başkaları adına da avukat olma” sözcüğüyle özetlemeye çalışıyorum. Evet, insan her ne kadar kendi nefsi adına olabildiğine acımasız davransa da, başkalarına karşı hüsnüzanna memurdur. İnsanların sokakta yürüyüş şekline bakıp, “Gerçekten Müslüman olsalar gözlerini haramdan sakınırlar, harama baktıkları zaman da gider gözyaşlarıyla gözlerini yıkarlar…” şeklinde bir fikir yürütmemiz, bir gün gelir bizi, “O hâlde onlar Müslüman değil” yargısına götürür ki, böyle bir yargıda bulunmanın ne denli tehlikeli olduğu âşikârdır.
Evet, görüldüğü gibi dengeleri korumada sadece inanmış olmak yeterli değildir. Bu hususta istikameti yakalamamız ancak, inanç ve akideyle alâkalı terminolojiyi bilip uygulamamızla hâsıl olabilecektir. Yoksa duygu ve düşüncede istikameti bulmada olduğu kadar, problemlerin çözümünde de doğruyu yakalamamız zordur.