İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın kat’iyen vazgeçmeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve “her şeye gücü yeten birisine” sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman’ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubûdiyettir. Allah (celle celâluhu) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.
Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı iki misal arz etmek istiyorum. Birincisi: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün mescitte Ebû Ümame el-Bâhilî’yi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda “Fakirlik!” cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona şu duayı öğretir: Mealen “Allahım, tasadan ve hüzünden, tembellikten ve âcizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım.”
Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz:
“Allahım, tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım”:
Şimdi tasa, gam ve hüzünden Allah’a sığınan bir insan, –affedersiniz– gidip yan gelip yatar mı? Tasa ve hüzne sevk edecek şeylere kendini hiç kaptırır mı? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?
“Tembellikten ve âcizlikten Sana sığınırım”: Fakirlik deyip bir kenarda –velev ki bu mescit, hatta Mescid-i Nebevî bile olsa– oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve âcizlik değil midir?
“Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım” ve son olarak “Borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım.”