1. Kâbe, yeryüzünün kalbi durumundadır. O, arzın merkezinden “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar ins-cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu öyle nurdan bir sütundur ki, her an, görünen görünmeyen milyarlarca temiz ruh, onun harîmine ulaşmak için, ciddî bir vuslat arzusuyla can atıp durmaktadır. İşte sadece bu yönüyle Kâbe’ye, yeryüzünde Sidre’nin iz düşümü dense yeridir. Sanki Cenâb-ı Hak, umum insanlara ve hususiyle de peygamberlere bakarken, bu ikiliği bizler için gez-göz-arpacık gibi kullanmakta ve değerlendirmelerini ona göre yapmaktadır. Bu bakımdan çok rahatlıkla diyebiliriz ki, Kâbe’nin durumu âdeta bir ölçü birimidir ve dünyanın varlığı dahil pek çok şey mevcudiyetini onun varlığına göre programlamış gibidir.. evet Kâbe olmasa, onların da bir anlamı kalmayacaktır. Nitekim birçok peygamber sözünde, Kâbe’nin yıkılması, bu hususa işareti de ihtiva eder şekilde kıyamet alâmeti olarak anlatılmıştır.4 Bunun mânâsı şudur: “Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünün gök ile olan irtibatının kesilmesi demektir. Gökten kopuk bir dünyanın mevcudiyetinin ise hiçbir anlamı yoktur. Evet mademki dünya, onu varlığının gayesine ulaştıracak hedef ölçüsünde bir vesilesini yitirmiştir. Öyleyse o dünya, varlık sahnesinden de silinmelidir…
Görüldüğü gibi Kâbe, bu hüviyetiyle yeryüzünün ayakta kalabilmesinin tek rüknüdür ve o, melekûtî yanıyla hep bu misyonu eda etmektedir. Demek ki, eğer bir gün Kâbe, varlık gayesini yitirirse, gidip aslına avdet edecektir. Bu gerçeği teyit eden bir müşâhedeyi bilhassa arz etmek istiyorum. Müşâhede, İmam Rabbânî müntesiplerinden bir kutba aittir. O zat şöyle diyor: “Kâbe’yi tavaf ediyordum. Birden Kâbe’nin göğe doğru yükseldiğini müşâhede ettim. Bir taraftan yükseliyor, diğer taraftan da insanların lâyıkıyla kulluk yapmamalarından şikâyetini dile getiriyordu. Eteklerinden tutup yalvardım ve geri dönmesi için istirhamda bulundum…”
Dipnotlar
- 4 Buhârî, hac 47, 49; Müslim, fiten 57-59; Nesâî, hac 125; Ebû Dâvûd, melâhim 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/220, 328, 417; 5/371; Münâvî, Feyzu’l-kadîr 3/375; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 3/269; 7/461.