Bir düşünün, efendisinin yanında bir köle, hükümdarının huzurunda bir hizmetçi alkış beklentisine girer, o şekilde bir davranış sergilerse bu köle ve hizmetçiye nasıl bakılır, nasıl muamele edilir? Peki, beşerî bir hükümdarın yanında edep ve nezaket kıstasları vardır da, Ezel ve Ebed Sultanı’nın huzurunda terbiye ve edep dairesi içinde bulunmanın ölçü ve kuralları yok mudur? Elbette ki vardır. İşte alkıştan hoşlanmak, yaptığı hizmetler karşılığında dünyevî beklentiler peşinde olmak, “Ben tesir ettim.” mülâhazalarına girmek en kibarca ifadesiyle bir edepsizlik ve terbiyesizliktir. Hâlbuki terbiye ve edep odur ki kul her şeyi Allah’tan bilir ve Allah için yaptığı şeylerin karşılığını da sadece O’ndan bekler. Bu mevzuda asla başkalarına teveccüh edip el açmaz, onlardan istekte bulunmaz. Yalnız Allah’a tevekkül edip O’na dayanır; edaniye boyun büküp ayak takımına baş eğmez.
Hâsılı Allah’ın atâdaki engin vergileri, vâridât ve mevhibeleri varken, alacağımız şeyleri ne diye kendi zevk, beklenti ve hazlarımızın darlığına mahkûm ediyoruz ki! Hem, dünyadaki insanlar bizi alkışlasa ne olur, alkışlamasa ne olur? Hiç unutmam birisi; “Falan kimse gibi acaba benim cenazemin başında da o kadar insan toplanır mı?” istikametinde sözler sarf etmişti. Hâlbuki asla hatırdan çıkarılmaması gerekir ki eğer o işte Allah’ın rıza ve hoşnutluğu söz konusu değilse yeryüzündeki bütün insanlar o kişinin cenazesine gelip başına toplansa, bu durumun yine de ona zerre kadar yararı olmaz, faydası dokunmaz. Çünkü asıl önemli olan kulun Allah’la münasebeti ve onun nezd-i Ulûhiyet’teki kıymet-i harbiyesidir.