Diğer yandan insanlar bizi tenkit ettiğinde sarsılıp üzüldüğümüz kadar takdir edilip alkışlandığımızda da sarsılıp üzülmüyor, iltifat ve alkışlar karşısında bir köşeye çekilip nefis muhasebesine girmiyor, “Aman Allahım!” deyip istiğfarda bulunmuyor, Rabbimizden bağışlanma dilemiyorsak tehlikeli bir noktada duruyoruz demektir. Bu konuda “Ben beni beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyecek kadar samimi olmak; yapılan takdirleri gözyaşlarıyla eritip onları unutmaya çalışmak gerekir. Ellerimizi açıp duaya durduğumuzda “Allahım bize, enbiya-i izâmın yaptığı işlere denk büyük işler yaptır, o yolda bizi istihdam buyur; buyur da Senin rıza ve hoşnutluğunu kazanalım!” isteğinde bulunmalı fakat sadece bununla yetinmeyip; “Ey Rahmeti Sonsuz Rabbim! Onların kapıkulu ve halayıkları kadar dahi olsa halk nazarında görünme gibi bir duyguya bizi maruz bırakma!” diyebilecek kadar da ihlâs ve samimiyet arayışı içinde olmalıyız. Böyle bir cehd ve gayret, Allah’a karşı samimi ve vefalı olmanın gereği; aksi ise şöyle böyle bir nifak şaibesi taşıyor olmanın ifadesidir. Evet, yaptığımız hizmet karşılığında ne nefsimiz adına “makam, mansıp, takdir, alkış, unvan” gibi dünyevî istekler; ne de –Cennet’e girme ve Cehennem’den sıyanet bizim için çok önemli ve hayatî olmasına rağmen– uhrevî talepler peşinde olunmamalıdır. Bütün bunları Allah’ın lütuf ve fazlından istemeli, kulluk mükellefiyetlerimizi bedel mülâhazasına bağlamamalı, yapıp ettiklerimizi O’nun kapısının azad kabul etmez köleleri gibi yerine getirmeli ve neticede yaptığımız her şeyi “Allah, Allah olduğu için” yapmalıyız.