Zira, hiçbirimiz öyle derince bir mâneviyatımızın olduğunu söyleyemeyiz. Meselâ, “Siz hiç Azrâil (aleyhisselâm)’ın azametli heykelini gördünüz mü? Resûl-i Ekrem Efendimiz ile yakazaten görüştünüz mü? Hiç Hazreti Cebrâil’i görme şerefine mazhar oldunuz mu? Hakikat-i Kur’ân’ı hiç duydunuz mu? Kur’ân bir şahs-ı mânevî olarak gelip sizin kulağınıza bazı şeyler fısıldadı mı? Şayet, o büyük insanlar nezdinde size bu sorular sorulsaydı ve sizden “evet” cevabı alınamasaydı; o âli heyet önünde hakkınızda verilecek hüküm “Siz bomboş insanlarmışsınız!” şeklinde olurdu. Kaldı ki, insan bu mazhariyetlere erse bile, şayet bunların hepsini şekerleme türünden iltifatlar olarak kabul etmiyorsa ve kulluğunu onlara bağlıyorsa, yine kurbetteki sırrı anlayamamış ve sadâkat ufkuna ulaşamamış demektir.
İtiraf etmeliyiz ki, biz ulvî alemler hesabına hemen hemen hiçbir hakikate âşinâ değiliz; selef-i salihînle kıyaslanamayacak kadar küçük insanlarız, birer sıfırız. Ne var ki, Cenâb-ı Hak, bazılarımıza büyük hizmetler gördürüyor olabilir. Allah Teâlâ’nın bazılarımızı dinine hizmet yolunda istihdam etmesi, O’nun lütf u keremindendir; bize ait bir fâikiyetten dolayı değildir. Bu itibarla, bize düşen: Alvarlı Efe Hazretleri gibi, “Allah beni insan eyleye!” demek, irademizin hakkını vermek, karşımıza çıkan hizmetleri birer ihsan-ı ilâhî kabul ederek onların gereklerini yerine getirmek; sonra da “Mevlâ-yı Müteâl böyle hiç oğlu hiçlere bile neler yaptırıyor!” diyerek tahdis-i nimette bulunmak ve her zaman O’na şükretmektir.
Aslında, bu konunun üzerinde ne kadar durulsa sezâdır. Fakat, daha önce bu mevzuyu genişçe ele almaya çalıştığım için21 bu hatırlatmalarla iktifa edeceğim. Şu kadar var ki, sadece bir paragrafla olsa da, çok önemli bir hususa daha temas etmeden sözlerimi bitiremeyeceğim:
Dipnotlar
- 21 Bkz.: M. F. Gülen, Kırık Testi (Ümit Burcu) 4/27-42.