İçeriğe geç

Evet, bu yakıcı nağmelerle tazarru ve niyazda bulunan Hazreti Ebû Bekir, açıkça görülüyor ki, insanlık semasının en büyük yıldızlarından birisi olduğu hâlde, hiçbir paye iddiasında değil, fevkalâde bir mahviyet içerisindedir; ilâhî inayet olmazsa, Nebi’nin şefaat eli uzanmazsa Cennet’e dahi girememe endişesindedir. O, Resûl-i Ekrem Efendimiz’den sonra dava-yı nübüvvetin ilk ve en büyük temsilcisidir; ama halaskârlık, mehdîlik, müceddidlik iddialarından fersah fersah uzak birisidir. İşte, onun hâlidir iki esası cem’etme: Yüksek bir himmetle hep zirvelerde gezinme; fakat, bütün mazhariyetlere rağmen kendini düz bir kul bilme.

Hulefâ-i Râşidîn ve ashab-ı güzîn efendilerimizin hepsi aynı mahviyet ve tevazunun mümessilleridir. Meselâ, bu hususta Hazreti Ömer, Sıddık-ı Ekber’den geri değildir. O, “Ömer aslında bizim hayallerimizde ve ideallerimizde canlandırdığımız prototiptir!” diyen Karl Marks’ın dahi takdirini almıştır. Evet, Resûlullah’ın İkinci Halifesi, sadece beşerî yanları, insanî meziyetleri ve ahlâkî derinlikleri itibarıyla bile, Allah’ı kabul etmeyen, peygamber tanımayan ve dine saygı duymayan kimseler tarafından da dünyada eşinin gösterilemeyeceği ve insanların daima ibret alabilecekleri bir hüsnümisal ve muhteşem bir tablo olarak takdim edilen bir şahsiyettir.

183