Allah Resûlü, edep ve saygının unutulduğu bir zaman diliminde, vahşi insanlar arasında, hatta bazı kabileler itibarıyla, kız çocuklarının diri diri kuma gömüldüğü bir coğrafyada neş’et etmiştir. O günkü insanların konuşma tarzlarına bakarsanız onların edep anlayışına dair bazı ipuçları yakalayabilirsiniz. O devirde, evlât babasına sadece ismiyle ya da künyesiyle hitap ediyordu; “Ömer” diyor, “Ebû Bekir” diyor; annesini “Ümmü Seleme” diye çağırıyordu. Öyle ki, bir bedevî Allah Resûlü’ne ard arda sorular soruyor; sonra da pazarlık eder gibi, “Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım.” diyordu. Zülhuveysira adında birisi, o esnada mal taksiminde bulunan Resûl-i Ekrem’e (aleyhisselâm) gelip küstahça, “Yâ Muhammed, adaletli ol!.” diyebiliyordu. Bu söz bizden birine söylenmiş olsaydı, ne yapardık acaba? Oysa biz, adaletsizlik etmiş de olabiliriz. Fakat dünyaya adalet getirmeye memur edilmiş bir Peygamber o saygısızlığa maruz kalıyordu. Ne var ki, Şefkat Peygamberi, bu kabalıkların hepsini sineye çekiyor; her defasında, bir başka kaba insanın tavrıyla onuru rencide olsa da her şeye katlanıyordu. Neden? Çünkü, bir insana ebedi saadeti kazandırma çok önemlidir; O da ümmetinin kurtuluşu için her cefaya razı oluyordu.