İçeriğe geç

Peygamberler, ibadet ü taatlerinde ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş, Allah’a karşı olabildiğince saygılı davranmışlardır. Geçenlerde bir makalede arz etmeye çalıştığım gibi, meselâ, Hazreti İbrahim, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği hâlde, “Allah beni hasta eder, sonra da şifâyâb kılar.” dememiş; “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”1 demiştir. Neden acaba? Çünkü zâhirî yüzü itibarıyla hastalığın bir çirkinliği var. Çirkin bir fiili Allah’a isnat etmek o seviyedeki bir kalbin ve o derecedeki idrak sahibinin edebine münâfîdir. Dolayısıyla, Hazreti İbrahim, olumsuz gibi görülen bir şeyi Allah’a isnat etmemiş; hastalığı kendine, şifayı da Cenâb-ı Hakk’a bağlamıştır.

Denilir ki; Harun Reşid’in annesinin adı Hayruzan’dı. Hayruzan, çölde bulunan dikenli bir bitkinin adıdır. Bir şair, Halife’nin huzurunda onun ailesini meth ü senâ ederken, Hayruzan ismini hiç kullanmayıp Harun Reşid’in annesini başka kelimelerle yâd edince iltifat görmüştü. Edib orada edepli davranmış; “dikenli çöl bitkisinin oğlu” şeklindeki bir tedaiyi hâsıl edebilecek olan ismi kat’iyen kullanmamıştı. Peygamberlerin her hâl, tavır ve sözlerinde de bu incelik vardır. Tek bir isimle, bir sıfatla ya da bir isnatla bile olsa eksik, kusur veya çirkinlik çağrıştıracak ifadelerden uzak durmak onların edep anlayışlarının gereğidir.

54