İşte, Kur’ân’ı istenen seviyede dinleyebilmek için de, okuyan kim olursa olsun, önce onu zihnen ortadan kaldırmak ve tamamıyla okunan âyetlere, Allah’ın kelamına yönelmek gerekir. Peygamber Efendimiz, kendisine okuyan Cibril-i Emîn de olsa, o hava içerisinde ve bütün bütün mânâ ve muhtevaya müteveccih olarak tâzimle ve saygıyla dinlerdi. Öyle ki, dinlerken âdeta kendinden ayrılıyor ve başkalaşıyordu. Beşerî olmayan, mekan ve zamana tutsak kalmayan o beyanı dinlerken Efendimiz de âdeta bîmekan, bîzaman, bîinsan oluyordu yani, öyle bir ufukta dinliyordu ki, zaman ve mekanın üstünde ve beşerî çizgilerin ötesinde bir aşkınlığa ulaşıyordu. O’nun hâli bayılma ve bizim anladığımız mânâda kendinden geçme değildi. Çünkü, o an bellediği şeyler en hüşyar dimağların bile altından kalkamayacağı şeylerdi. Efendimiz’in dimağının en cevvâl olduğu anlar, vahyi aracısız aldığı ya da Cibril’den dinlediği o anlardı. Lahutî alemlerden gelen esintilerle dolduğu o anlarda, okunanları öyle engince anlıyordu ki, eğer vahyedilen âyetlerle beraber onların tefsir ve tevilleri de varsa, onları da en derin şekilde alıyor ve kavrıyordu.
Saff-ı evveli teşkil eden sahabeler de Kur’ân’ı dinlerken âdeta kendilerinden geçiyorlardı. Çünkü, Allah’ın âyetlerini yine O’ndan ter ü taze alıyor gibi dinliyor ve gönüllerinde duyuyorlardı. Hatta, vahiy esnasında Efendimiz’in yanında bulunanlar, nazil olan âyetler daha kendilerine tebliğ edilmeden onları kendi dudaklarında şeker şerbet gibi buluyor ve yudumluyorlardı. Hem bedenen hem de ruhen onların bir dûnunda bulunanlar da, Hazreti Cebrail’in ağzından alıyor gibi hissediyor, “Cebrail okuyor, biz de dinliyoruz.” diyorlardı. Ama sahabe olma tâli’liliğine ermişlerin hepsi kelam-ı ilâhîyi Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinleme bahtiyarlığını da yaşıyorlardı.