Günaha hiç düşmemeye çalışmak gerektir; fakat eğer düşülmüşse hemen tevbe etmelidir. Hem bu tevbe sadece bir kereyle de kalmamalı; samimi bir kul işlediği bir günahtan dolayı, onu her hatırladığında yeni işlemiş gibi bin defa istiğfar etmelidir. Gözü bir kere harama kaymışsa, kendini bütün gün günah işliyormuş gibi bir yanlışlık içinde görmeli, “İşte ben böylesine bir zavallıyım.” deyip nefsini kınamalı, pişmanlıkla iki büklüm olmalı ve hemen tevbeye durmalıdır. Durmalı ve “Yüce Dergâh”a el açıp yine ona sığınmalıdır.
İnsan her zaman Allah’a (celle celâluhu) muhtaçtır. Muhtaç olmayan bir tanedir, o da “Allâhu’s-Samed”dir. Fakat O’na muhtaç olmakta da bambaşka bir güzellik vardır. Ben muhtaç olmayan bir insan olmaktansa, Cenâb-ı Hakk’a muhtaç, boynu tasmalı bir kul olmayı tercih ederim. Her vesileyle O’na el açmak, her şeyi O’ndan dilenmek çok hoşuma gider. Mahiyetime yerleştirdiğinde beni kendinden müstağni kılacaksa vâridat, mevhibe, keşf u keramet istemem; benim O’na muhtaç olduğumu ruhuma duyuracak hisler isterim. Sürekli O’na karşı zaruriyet derecesinde bir ihtiyaç içinde olmayı ve O’nu duymayı arzu ederim.
Bunları inancı olmayanlara anlatmak çok zordur, anlayamazlar bu hakikati. “Bardağı tuttum, ağzıma götürdüm ve içtim” deyip bütün bu ifadelerin aslında mecaz olduğunu düşünmeyen nasıl anlayacak ki? “İçtim” ne demek? O içiriyor işte; bardağı yaratan da O, suyu yaratan da O ve seni yaratan da O. İradenin ötesinde O’nun iradesi var. Bir mü’min, tevhid mülâhazasına bağlı yaşamak istiyorsa, mülâhazalarını sık sık gözden geçirmelidir.