İçeriğe geç

Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mü’min bir kere gözünün ağyara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur. O, hayal dünyasına gelip çarpan, “Benim de güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım, villalarda rahat bir hayat süreyim…” şeklindeki mülâhazalardan fevkalâde rahatsız olur, bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah’a yönelir; tevbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır. Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi, dönüp yeniden sadakat ufkunu ihraz etmek de mukadderdir. Allah çok gafur ve rahimdir. Yeter ki biz himmetimizi âli tutabilelim, sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.

Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz. Ebû Bekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan O’nun peşinden gidebilmeye, O’nun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır. Miraç olayından sonra müşrikler Hz. Ebû Bekir’e gelerek, “Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksâ’ya gittiğinden bahsediyor.” dediklerinde, o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, “Ben her gün onun gökler ötesi âlemlerden mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum. (O da ne oluyor ki!)” şeklinde cevap verir.27 İşte sadakat budur. Hz. Ebû Bekir, –hâşâ– saf bir insan değildi. Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devâsa problemlere bakılacak olursa onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür. Fakat o, aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Efendimiz’e öyle inanmıştı ki canını istese tereddüt etmeden verirdi.

Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat

41