İçeriğe geç

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı şeklen saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbiri aslında yanlış değildi. Kur’ân, gerçekten de saygı duyulacak en mukaddes kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla71 her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında –Kur’ân’ın ifadesiyle– dağlar yerinden oynayacaksa Kur’ân’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’ân’la savrulur, yer paramparça olacaksa Kur’ân’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilâhî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilâhî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde, mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhıdır. Aynı zamanda o, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

144