Kur’ân şöyle buyurur: “(Resûlüm!) de ki: Ey Ehl-i Kitap! Buyurun gelin, sizinle aramızda müşterek şu noktada buluşalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah’ı bırakıp da insanları rab edinmeyelim. Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız, bu ahde teslim olanlarız!’ deyiniz.”89
Bediüzzaman Hazretleri, âyet-i kerimede geçen “Ehl-i Kitap” ifadesine, “ehl-i mektep” şeklinde mânâ veriyor. Söz konusu âyette, Hıristiyan ve Yahudilere, kendilerine indirilen kitabı okuyup anlamalarına gönderme yapılarak aslında bir yönüyle iltifat ediliyor. Diğer bir yönden bu ifade aynı zamanda onlara ciddi bir ikazdır: “Madem sizin elinizde kitabınız var ve onu okuyorsunuz, o hâlde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle değil; okumuş, elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.”
Arkasından Cenab-ı Hak, her iki tarafın da üzerinde uzlaştığı ortak bir söz etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor. Nedir bu ortak kelime? Sadece Allah’a kulluk yapmak. Âyet, hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor. Çünkü detaya indikçe ihtilaflar ortaya çıkacaktır. Ümmühatta (temel esaslarda) mutabakat sağlama imkânı varken detayda ihtilaf etmek doğru değildir.
Farklı din ve kültürlere sahip insanların, anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabiîdir. Fakat tartışma ve çatışma doğuracak meseleler söz konusu edilmeden müşterek noktalarda anlaşılabilir. Yani karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan kendi doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.