İçeriğe geç

Efendimiz, senelerce bir kısım Benî İsrail ulemasıyla karşı karşıya gelmesine rağmen, içlerinden böyle zeminlerde hidayete eren olmamıştır. Hâlbuki O, Arş’ın bütün ilhamları, çağlayanlar hâlinde kalbine akıp akıp gelen ve kâinat kendisi için yaratılmış olan bir peygamberdi. Etekleri mucizelerle doluydu. Daha doğrusu O, her zaman harikalarla muhât bulunuyordu. Ne var ki, şöyle veya böyle başvurulan münazara zeminlerinde bulunanlar, bir türlü hidayet arşına çekilemiyor ve mesele sadece ilzam zeminine takılıp kalıyordu. Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh) da bir Yahudiydi. Fakat hakikati kabul etmek üzere Allah Resûlü’nün huzuruna gelmişti. İçinden: “Eğer Tevrat’ta şemâili zikredilen zat bu ise, hemen ona iman edeceğim.” diye geçiriyordu. Durum böyle olunca da, o daha Efendimiz’i görür görmez, O’nun simasında yalan olamayacağını anlamış ve iman etmişti.6

Ayrıca, münazara zemininde yapılan tebliğde, Cenâb-ı Hakk’ın rızası da her zaman düşünülemeyebilir. Çünkü hem tebliğ eden, hem de kendisine tebliğ edilen zat, böyle bir zeminde daima kendi benlik ve enaniyetleriyle gerilimde olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunun düşünülmediği bir zeminden de, –orada konuşulanlar ne olursa olsun– Cenâb-ı Hak razı değildir. Hidayet bütün bütün Allah’ın elinde olduğundan, rızasının olmadığı bir yerde hidayetinin de olmayacağı muhakkaktır.

c. Benlikten Sıyrılmalı

128