Aklın belli bir sahası vardır; 10 kilo tartabilen bir teraziye 100 kiloluk yük konamayacağı gibi, belli bir kapasitesi bulunan akla da kendi üstünde bir güç tanınamaz. Akıl, kendi üstünde ve sahası dışında bir meselede ya inkâra gidecek ya da çaresiz boyun eğecektir. Meselâ, akıl Allah’ın Zâtı’nı asla kavrayamaz, Zât hakkında düşünemez, tanıma iddiasında bulunamaz; çünkü Zât, akla her gelen şeyin ötesinde hatta ötelerin de ötesindedir. Ona düşen, Zât’a iman edip, sıfât ve isimleriyle tecellîleri ve icraatı, tasarrufat ve eserleri üzerinde düşünmek ve mârifete ulaşmaya çalışmaktır. Yaratan’ın sanatı ve eseri olan akıl, Sanatkârı’nı kavrayamaz. Bu yüzden, mucizelerin asıl mahiyetlerinin, yani Allah’ın sebepler ötesi icraatının kavranması, ruhun kavranması kadar zordur. Dolayısıyla, yerleşmiş ve doğruluğu tescil edilmiş rivayet kanallarıyla gelen mucizeleri kabul etmek, en akıllıca yoldur.
12. Aklın iki türlü tecrübe sahası vardır. Bunlardan ilki, daha önce misli ya da benzeri geçmemiş, dolayısıyla kıyasa imkân bulunmayan hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bunlar, bazen tek ve münferit vak’a olarak kalır; bazen de misli ve örnekleri çoğalır gider. İnsanın ilk yaratılışı bu sahanın birinci şıkkına girer; yani, bu annesiz-babasız yaratılış bir daha tekerrür etmemiş, dolayısıyla kıyasa kapı açılmamıştır.