Fert, dini, hayatına hayat yaptığı ve dinin prensip ve düsturlarını hayatına gaye edindiği nispette diyanet sahibi olur. Ve bütün bunları yaparken de, yaptığı şeylerin hakkaniyet ve doğruluğuna inanır. Sadece ve sadece Mevlâ’nın rızasını ve hoşnutluğunu dikkate alır ve gaye edinirse, din adına yapılan şeylerin hiçbirisi yok olmaz: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ“Kim zerre miktar hayır yapsa mükâfatını, kim de zerre miktar kötülük yapsa cezasını görecektir.”3 Bununla beraber insanın, yaptığı şeylerin hemen arkasından bir menfaat beklemesi gayr-i samimî olduğuna delâlet edeceğinden onun ihlâssızlığına hükmedilir ve ihlâssız olduğu için de dergâh-ı nezd-i Ulûhiyet’te hüsnü kabul görmez, ibadeti yüzüne çarpılır. Ubûdiyetin, yani Allah’a kul ve diyanet sahibi olmanın yegâne hedef ve gereği Allah’ın emridir. Yani insan, Allah emrettiği için dindar ve diyanet sahibi olur.
Neticede Allah’ın rızasını düşünür, başkaca bir menfaat beklemez. Sırf Allah’ın rızasını düşündüğü bu yolda yaptığı şeylerin neticesini ahirette Allah’ın lütfundan bekler. Bu itibarla denebilir ki din, Allah’ın emrettiğini yine O’nun rızasını kazanmak için yapma ve neticeyi de Allah’tan beklemenin unvanıdır.
d. “Mâlik” Kelimesi
Dipnotlar
- 3 Zilzâl sûresi, 99/7, 8.